Site Menüsü
Üyelik Girişi
Anket
Anadolu Halk Hareketi'ni Doğru Buluyor Musunuz?
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam90
Toplam Ziyaret620157
Osmanlı İmparatorluğu -4- (1725-1876)

OSMANLI TARİHİ -4-

Yazılarımızın günümüz ile alakasının başlayacağı 2. Abdulhamid’e kadar geçen; Tanzimat, İsyanlar, yenilgiler ve kendi valisi ile baş edemeyip Avrupa’dan yardım isteyen Padişahlar dönemi incelenmiştir.






 

 

27- 1. Abdulhamid ( 1725 – 1789 )

Sultan I. Abdülhamit, siyasi ve askeri ıslahatlara girişti. Bugün İstanbul Teknik Üniversitesi olarak bilinen okulu, "Mühendishane-i Bahr-i Hümayun" adıyla, Avrupai tarzda bir askeri mühendislik okulu olarak açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı'nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamit Paşa, menfaati bozulanlar tarafından padişaha şikayet edildi. Sultan Abdülhamid'i devirerek onun yerine Selim'i tahta çıkarmak istediği suçlamasıyla, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen Halil Hamit Paşa, Sultan I. Abdülhamit'in emriyle idam edildi. 1782 İstanbul yangınında itfaiye çalışmalarına katılmasından dolayı halkın sevgi ve takdirini kazanmıştı.

Saltanatı döneminde İstihkam okulu açılmıştır. Yeniçeri sayımı yapılmış ve ulufe alım satımı yasaklanmıştır. Sürat topçuları ocağı genişletilmiş, lağımcı ve humbaracı ocakları ıslah edilmiştir.

Küçük Kaynarca Antlaşması

Sultan I. Abdülhamit, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşının kötü şekilde devam ettiği bir dönemde tahta geçti. Ruslara karşı konulamayacağını anlayan Osmanlı Devleti, 21 Temmuz 1774 tarihinde Küçük Kaynarca Antlaşması'na imza attı. Bu antlaşmaya göre Kırım'a bağımsızlık verildi. Ruslar Karadeniz'de ticaret yapıp, donanma bulundurabilecekler, Balkanlarda Ortodoks toplulukların haklarını koruyacaklardı. Osmanlı Devleti, Rusya'ya savaş tazminatı verecek; ancak Rusya; Eflak, Boğdan, Besarabya ve Akdeniz'de işgal ettiği adaları Osmanlı Devletine geri verecekti. Fakat bu bölgelerde Osmanlı Devleti  genel af ilan edecek, halka din ve mezhep özgürlüğü verecek, halktan vergi almayacak, isteyen istediği yere göç edebilecekti.

1775-1779 Osmanlı-İran Savaşı

Tahta geçtikten 6 ay sonra Kaynarca Muâhedesini imzalayan Padişah, birkaç ay sonra da İran ile yüz yüze geldi. Kaçarlar'ın rakibi olan Kerim Han Zend, 1775'de Basra'yı muhasara altına alınca, Mayıs 1776’da İran'a harb ilan edildi. 1776'da İranlıların eline geçen Basra, üç yıl sonra geri alındı.

Aynalıkavak Tenkihnamesi ve Rusya'nın Kırım'ı İşgali:

Küçük Kaynarca Antlaşması  sonucunda Osmanlı Devleti ile Rusya arasında kalıcı bir barış sağlanamamıştı. Çünkü Rusya Kırım'ı tamamen kendisine bağlamak istiyordu. Kırım'da Osmanlı hükümetinin atadığı III. Selim Giray Han ile Rusların Kırım'a Han olarak seçtikleri Şahin Giray arasında bir iç savaş çıktı.

Yeni bir Osmanlı-Rus savaşı ihtimali belirmesi üzerine, Aynalıkavak Tenkihnamesi  imzalandı. Küçük Kaynarca Antlaşmasının bazı maddeleri değiştirildi. Ruslar Kırım'dan askerlerini çekecek, Osmanlı Devleti  ise Rusların istediği Şahin Giray'ın hanlığını kabul edecekti. Tamamen Rus taraftarı olan Şahin Giray'ı Kırım halkı istemedi. Çıkan ayaklanmayı bahane eden Şahin Giray, Rus kuvvetlerini Kırım'a çağırdı. Kırım Hanlığı, Rusya'nın Kırım'ı ani işgali sonucu 9 Temmuz 1783 tarihinde Rusya'ya bağlı bir eyalet haline geldi.

Rusya ve Avusturya Savaşı

Osmanlı ordusu, Temeşvar eyaletinde stratejik bir konumda bulunan Muhadiye Boğazı'nı ele geçirdi. Avusturyalıların toparlanmasına fırsat vermeden onların üzerine yürüdü. Bu sırada Avusturya İmparatoru II. Joseph 80.000 kişilik bir ordu ve 500 topla Sebeş Boğazı'na geldi. 21 Eylül 1788 tarihinde yapılan Sebeş Muharebesi'nde Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazandı.

İki ayrı cephede hem Avusturya, hem de Rusya ile savaşmak zorunda kalan Osmanlılar orduyu ikiye ayırmıştı. Bu durum Osmanlı Devletini zor durumda bıraktı. Saldırıya geçen Ruslar, Özi kalesini kuşatarak 20-25 bin kişiyi katlettiler. (17 Aralık 1788) Bu haberin İstanbul'a ulaşması üzerine, Sultan I. Abdülhamit kederinden hastalandı ve felç geçirdi. Ancak, 7 Nisan 1789'da vefat edene kadar devlet işleriyle ilgilenmeye devam etti. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "veli" olarak gördüğü Sultan I. Abdülhamit, 15 yıl 2 ay 17 gün süren saltanattan sonra, 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı'da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

Ölümü

1787-1792 Osmanlı-Rus savaşında Özi Kalesi'nin Rusların eline geçtiği kale içindeki halkın Ruslar tarafından katledildiği haberini duyunca felç geçirerek 1789'da öldü.

Mimari çalışmalar

Sultan I. Abdülhamit, mimari alanda birçok eser yaptırdı. Kendi adını verdiği Sultan I. Abdülhamit Külliyesi, İstanbul Beylerbeyi Camii, Emirgan Çeşmesi, Hasköy Silahdar Yahya Efendi Çeşmesi, Gülşehir Kurşunlu Camii, Yozgat Ulu Camii, Unkapanı Şebsafa Camii ve Karavezir Medresesi  bunların arasında en önemlileridir.

 

 

28- 3. Selim ( 1761 – 1808 )

III. Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde babası III. Mustafa'nın saltanatı döneminde dünyaya geldi. Babası 1774 yılında öldüğünde sadece 13 yaşında olduğu için amcası I. Abdülhamit tahta çıktı. I. Abdülhamit şehzade Selim'e kendisinden önceki padişahların tersine, oldukça iyi davrandı. Kafes (oda hapsi) hayatı yaşamasına rağmen Selim'in iyi bir eğitim almasına izin verdi. Şehzade Selim daha tahta çıkmadan Osmanlı Devleti'nde köklü bir yapısal değişikliğe gerek olduğu inancına vardı. I. Abdülhamit 1789 yılında ölünce, III. Selim Avrupa'yı temelinden sarsacak olan Fransız Devriminin eşiğinde tahta çıktı.

III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti hem Avusturya hem de Rusya'yla savaş halindeydi. Daha sonradan bunlara Osmanlı-Fransız savaşları ve artık olmazsa olmaz iç isyanlar eklendi.

 

Osmanlı-Rusya ve Osmanlı- Avusturya Savaşları

III. Selim tahta çıktığında 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı devam etmekteydi. İngiliz ve Fransızlar da savaşa katılmamakla birlikte bu savaşta Osmanlı Devletini destekliyorlardı. Ancak Osmanlı Devleti hesaplamadığı bir şekilde kendisini Avusturya'nın da karşısında buldu. Osmanlı ordusu disiplinden uzaktı ve Rusya ile yaptığı Fokşan (1 Ağustos 1789) ve Boze (22 Eylül 1789) Savaşlarında büyük kayıplara uğradı. Akkerman kalesi Rusların eline geçti ve Besarabya Rusya tarafından işgal edildi. 

Osmanlılar 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana'yı kuşatmasından beri defalarca Avusturya ile savaşa girmişlerdi. III. Selim tahta geçtiğinde deAvusturya Rusya'yla birlikte Osmanlı Devleti'yle tekrar savaş halindeydi. Osmanlılar Avusturya'ya karşı İsmail zaferini kazandılar. Ancak Avusturyalılar Belgrad'ı 8 Ekim 1789 tarihinde ve Semendire'yi daha sonra ele geçirdiler. Ancak Avusturya gene de Osmanlılara karşı kesin bir üstünlük sağlayamadı. Hem savaş yorgunluğu hem de içişlerindeki sorunlardan dolayı Avusturya Osmanlı Devleti'yle antlaşma istedi. 4 Ağustos 1791'da imzalanan Ziştovi Antlaşmasıyla Avusturya ele geçirdiği toprakları Osmanlılara geri verdi. Ayrıca Rusya'ya yardımda bulunmayacağına söz verdi. Bu savaş Osmanlıların Avusturyalılarla yaptığı son savaş oldu. Bu tarihten sonra Rusya Osmanlıların en önemli düşmanı ve rakibi oldu.

 Avusturya'nın savaştan çekilmesinden birkaç ay sonra Rusya da barış antlaşması yapmaya razı oldu (Yaş Antlaşması 9 Ocak 1792). Osmanlı Devleti bu antlaşmayla Kırım'ın Rusya'nın egemenliği altına geçtiğini tekrar kabul etmek zorunda kaldı. Dinyester nehri Rusya ile Osmanlı Devleti arasında sınır olarak kabul edildi. 1792 yılından 1805 yılına kadar Osmanlı Devleti ve Rusya barış içinde yaşadılar. 1805’te ise  Rusya, Osmanlıların Rus yanlısı Eflak ve Boğdan beylerini görevden almasından hoşnut kalmadı. 40.000 civarında Rus askeri Eflak ve Boğdan'a girdi. III. Selim 22 Aralık 1805 tarihinde boğazları kapattı ve Rusya'ya savaş ilan etti. III. Selim tahttan indirildiğinde 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı aleyhine görünmekle beraber,  halen devam etmekteydi.

Osmanlı-Fransa Savaşları

Osmanlıların Fransızlarla Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar uzanan bir dostluk ilişkileri vardı. Fransızlar ilk defa kendilerine tanınan kapitülasyonlardan büyük yarar görmüşler, ilişkiler kesintisiz olarak bir dostluk temelinde süregelmişti. III. Selim daha tahta geçmeden Fransa kralı XVI. Louis'yle mektuplaşmaktaydı ve Ruslarla yapılmakta olan savaşta Fransızlar Osmanlı Devletinin tarafını tutuyorlardı. Ancak Fransa hükümetinin Büyük Britanya'nın Mısır ve Uzakdoğu ticaret yolları üzerindeki etkisini kırma amacını gütmesi nedeniyle bu ilişkilerde ilk olarak bir kırışma meydana geldi. Dışişleri Bakanı Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord ve General Napolyon Bonapart, Osmanlıların elinde olan Mısır'ı ele geçirip Fransa lehine Büyük Britanya karşısında önemli bir avantaj sağlamak istiyordu. 2 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon İskenderiye'yi işgal etti.


 

 

Kahire'nin de 22 Temmuz 1798 tarihinde Napolyon Bonapart'ın eline geçmesi üzerine  2 Eylül 1798 tarihinde Osmanlı Devleti Fransa'ya savaş ilan etti.  Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki ordu 18 Mart 1799 tarihinde Akka önlerinde karşılaştığı Fransız ordusunu yendi. Napolyon Bonapart Fransa'ya geri döndü (22 Ağustos 1799). Mısır'da gücünü pekiştiremeyen Fransa sonunda 27 Haziran 1801 tarihinde imzalanan sözleşmenin hükümleri uyarınca Mısır'dan geri çekildi. 9 Ekim 1801'de imzalanan Paris Antlaşması (1801) Fransa'nın Mısır seferini sona erdirdi; bu şekilde Mısır yeniden Osmanlı yönetimine geçti.

Vehhabi İsyanı

1737 yılında Abdilvehab oğlu Muhammed’in başladığı Vehabilik, Arabistan’da sükûneti bozdu. Muhammed ibni Abdilvehab, 1744’te yerleştiği Deriyye kasabasına yerleşerek, o bölgedeki kabilelerden birinin reisi olan Muhammed ibni Suud ile işbirliğine başlamıştı. Bu yol siyasi bir hal de alında, 1791’de Osmanlı’ya karşı isyan başlattılar.

Mekke Emiri Galip Efendi’ye karşı savaş açtılar. Evvela Mekke’ye giremediler ve Taif’e girerek Müslümanları öldürdüler. Daha sonra Şerif  Galip Efendi’nin Cidde’ye gitmesini fırsat bilip, Mekke’ye girdiler. Süud Bin Abdulaziz türbe ve mezarların hepsini yıktırdı. Ve bedevilerin de desteği ile Cidde’ye gittilerse de Osmanlı kuvvetlerine karşı gelemediler. Şerif Galip Mekke’yi de ele geçirdi ve Vahabiler Yemen dağlarına kaçtılar. Burada güçlendikten sonra Mekke’yi tekrar kuşattı ve aldılar.

 

Nizam-ı Cedit ve Kabakçı Mustafa isyanı 

III. Selim Avusturya ve Rusya'yla Ziştovi ve Yaş Antlaşmalarıyla barışı sağladıktan sonra çok uzun zamandır planladığı yenilik hareketlerini 1793 yılında Nizam-ı Cedit ordusunu kurarak başlattı. Yeni ordu Levent çiftliğinde talimlere başladı. Nizam-ı Cedit ordusu Mısır'ın savunmasında başarılı oldu.

Bu arada yeniçeriler arasında Nizam-ı Cedit'e karşı olan rahatsızlık git gide büyümekteydi.  1807 yılında yeniçeriler Nizam-ı Cedit ordusunun kaldırılması talebiyle Kabakçı Mustafa'nın liderliği altında ayaklandılar.  III. Selim Nizam-ı Cedit ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de kendisi tahttan çekilmek zorunda kaldı. Bu isyana 4. Mustafa’nın da ön ayak olduğu iddia edilir. (T.K.)

III. Selim'in yerine tahta geçen IV. Mustafa'nın döneminde Osmanlı başkentinde büyük bir kargaşa yaşandı. Yeniçeriler şehirde bir terör ortamı yarattılar. Eski Nizam-ı Cedid askerlerini kapı kapı dolaşarak bulup öldürdüler. Padişahın hiçbir otoritesi kalmadı. Eski Nizam-ı Cedid taraftarlarından Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa bu kargaşaya son vermek ve III. Selim'i tekrar tahta geçirmek amacıyla bir ordu oluşturarak İstanbul'a yürüdü. Alemdar Mustafa Paşa saray kapısında ordularıyla bekleyerek IV. Mustafa'yı tahttan inmeye zorlamaktayken IV. Mustafa kendisi yerine tahta çıkarılabilecek iki Osmanlı hanedanı üyesini boğdurtmaya karar verdi. Böylece hanedanın tek üyesi olarak kaldığı için kendisinin tahtta bırakılacağını hesaplamıştı. III. Selim kendisini boğmak için saraydaki odasına gelen cellatlarla büyük bir mücadele verdi. Ama sonunda can verdi. IV. Mustafa'nın adamları padişahın kardeşi şehzade Mahmut'u da öldürmek istediler ancak Mahmut saklanarak ölümden kurtuldu. Bu sırada sabrı taşan Alemdar Mustafa Paşa  askerleriyle saraya girdiğinde III. Selim'in naaşıyla karşılaştı. Bu esnada şehzade Mahmut can güvenliğinin sağlandığını görünce ortaya çıktı ve IV. Mustafa'nın yerine tahta çıkarıldı. Böylece III. Selim yapmak istediği yeniliklerin uğruna yaşamını kaybetmiş oldu. Ancak yerine geçen II. Mahmut  III. Selim kadar yenilik yanlısı olmakla beraber siyasi bakımdan çok daha kurnaz davrandı. III. Selim'in yapmak istediği yenilikleri yapmakla kalmadı, III. Selim'in canına mal olan yeniçerileri de ortadan kaldırmayı başardı 

 

 

29- 4. Mustafa ( 1779 – 1808 )

Sultan IV. Mustafa'nın hırçın bir tabiata sahipti. Babası I. Abdülhamid öldüğünde 10 yaşında olan padişah III. Selim'in saltanatı boyunca sarayda özgürce bir hayat yaşadı. Ancak Kabakçı Mustafa İsyanı sırasında III. Selim'in tahttan indirilmesine göz yumması hatta neden olması söz konusudur. 14 ay süren saltanatında III. Selim'in ıslahat için kurduğu Nizam-ı Cedit  1 Haziran 1807'de ortadan kaldırılmıştır.

IV. Mustafa'nın tahta çıkmasıyla birlikte imparatorluğun merkezi otoritesinde çöküş yaşandı. Devlet yönetiminde üst düzeydeki kişiler öldürüldü. III. Selim'in mabeyincisi Ahmed Muhtar Bey, Umur-ı Bahriye Nazırı Hacı İbrahim Efendi, Sır Katibi Ahmed Faiz Efendi öldürülen kişiler arasındaydı. Nizam-ı Cedid  ordusu dağıtıldı, yanlıları İstanbul'dan kaçtı veya yakalanıp cezalandırıldı. Bunun yanısıra, Sultan III. Selim'in tahttan inişine sebep olan Kabakçı Mustafa ve isyanın diğer önemli isimleri devlet yönetiminde önemli mevkilere getiriliyorlardı. Örneğin, Kabakçı Mustafa turnacıbaşılıkla Rumeli Kaleleri Nazırı ve Ağası, Bayburtlu Süleyman ise Tersane-i Amire Sancak Kaptanı oldu.

 

Osmanlı Devleti bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Osmanlı tarihinde ilk defa daha önce rastlanmamış bir antlaşma yapıldı. Antlaşmaya göre isyanda ön planda olan Yeniçeri Ağaları ve yamaklar hiçbir ceza almayacak, isyandan sorumlu tutulmayacak ve buna karşılık bir daha ayaklanmayacaklardı.

İsyandan sonra Sultan III. Selim yanlıları, Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardır. Alemdar Mustafa Paşa, 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında büyük başarılar göstermiş bir Osmanlı paşasıdır ve Sultan IV. Mustafa'nın tahttan indirilip, II. Mahmut'un yerine geçmesinde aldığı rol ile bu dönemin en önemli isimlerindendir.

Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın İstanbul'a Gelmesi 

 

Alemdar Mustafa Paşa ve yandaşları III. Selim’i tekrar tahta geçirmek için bazı görüşmeler yapmaya başladılar. Nihayet 16.000 kişilik bir ordu ile İstanbul'a yürüyen Alemdar Mustafa Paşa, Hacı Ali Ağa'yı İstanbul'a göndererek Kabakçı Mustafa'yı öldürttü (19 Temmuz 1808). Ordusuyla birlikte İstanbul'a gelen Alemdar Mustafa Paşa birçok isyancıyı da öldürdükten sonra Babıali'ye geldi. Arif Efendiyi (Arapzade) şeyhülislam yaptıktan sonra saraya gitti.

Sultan IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa'nın Sultan III. Selim'i padişah yapmak için geldiğini söyleyen şeyhülislamı kovdu ve kardeşi Şehzade II. Mahmut ve III. Selim'in öldürülmesini emretti. Sultan III. Selim hemen öldürüldü. Şehzade Mahmut ise cariyelerin ve hizmetkarlarının yardımıyla sarayın çatısına kaçırıldı. Alemdar Mustafa Paşa, Sultan IV. Mustafa'yı tahtan indirerek yerine Sultan II. Mahmut'u getirdi. Sultan II. Mahmut, kendisinin tahta çıkarılmasını sağlayan Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazam yaptı.

Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı ve II. Mahmut'un padişahlığı sırasında sarayda yaşayan IV. Mustafa yeniçerilerin onu tekrar padişah yapmaya çalıştıkları bir ayaklanma sırasında Sultan II. Mahmut'un emriyle 17 Kasım 1808'de öldürüldü. Babasının Eminönü'ndeki türbesine defnedildi. Acımasız bir tabiata sahip olan ve ihtirasları karşısında zayıf durumlara düşerek ülkede kaos ortamı oluşmasına sebep olan Sultan IV. Mustafa ıslahat hareketlerine karşı tutumuyla Osmanlı tarihine geçti.

Osmanlı tarihinde Sultan V. Murat'dan sonra en kısa süre tahtta kalan padişahlardan birisidir.

Öldürülmesi

II. Mahmud, yeniçerilerin onu tekrar tahta geçirmek istemesinden endişe duyarak kardeşi IV. Mustafa'yı 17 Kasım 1808 tarihinde boğdurttu.

 

30- 2. Mahmut ( 1785 – 1839 )

II. Mahmud  Osman Gazi ve Sultan İbrahim'den sonra Osmanlı hanedanının üçüncü ve son soy atasıdır. Son altı Osmanlı padişahından ikisi onun oğlu dördü ise torunudur. Tahtta kaldığı 31 yıllık süreç Osmanlı tarihinin siyasi açıdan en bunalımlı dönemlerinden biridir. Balkanlarda İmparatorluğun dağılma sürecini başlatan Sırp ve Yunan isyanları, Rus, İngiliz ve Fransız donanmalarının Navarin'de Osmanlı donanmasını imha etmesi, Rus ordularının doğuda Erzurum'a batıda da Edirne'ye kadar ilerlemeleri, Fransa'nın Cezayir'i işgal etmesi ve asi ilan ettiği Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ordularının Suriye ve Anadolu'yu geçerek Kütahya'ya kadar gelmeleri ve gibi hadiseler ile karşı karşıya kalan Sultan II. Mahmud bir diğer taraftan gerçekleştirdiği reformlarla imparatorluğun çehresini değiştirerek Osmanlı modernleşmesinin temellerini atmış, ölümünden dört ay sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı'na giden yolun hazırlayıcısı olmuştur.

Sultan II. Mahmud dönemi, Osmanlı tarihinde batılılaşma süreci içerisinde büyük öneme sahiptir. Sultan II. Mahmud, Osmanlı Devleti’ne yeniden bir düzen verilmesi amacıyla, bütün işlerinde batı teknik ve kültüründen faydalanma yolunu tuttu. Tarihlere Vaka-i Hayriye olarak geçen Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılması hadisesinden sonra kurduğu Avrupai tarzda eğitim gören Asakir-i Mansure-i  Muhammediyye ordusu ile modern Türk ordusunun temellerini attı.

Yayınladığı Kıyafet Nizamnamesi ile sarık, kavuk ve biniş giyilmesini yasaklayıp, ceket, pantolon ve fes giyilmesi kuralını getirdi ve kendi de sakalını kısa keserek modern kıyafetler ile halkın içine çıktı. Portrelerini yaptırarak devlet dairelerine astırdı. Devlet ve saray teşkilatında geniş ölçüde değişiklik yaparak Divan-ı Hümayun ve Enderun’u lağvedip çeşitli bakanlıklar ve meclisler kurdu. Modern anlamda ilk nüfus sayımını gerçekleştirdi, ilk posta teşkilatını kurdurdu ve ilk resmi Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi onun döneminde yayımlandı.

Sultan II. Mahmud, yapmakta olduğu reformların teminatını, bunların manasını kavrayacak ve onu müdafaa edecek nesillerin yetiştirilmesi ile mümkün görüyordu. Bunun için de, tek çıkar yol olarak eğitime çok önem verdi. İlköğretimi zorunlu hale getirerek bugünkü ilkokula denk Rüşdiye okullarını kurdu. İstanbul'da, Türkiye'nin ilk modern Tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve modern anlamda ilk harp okulu olan Mekteb-i Harbiye'yi kurdu. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adli" sanı verildi.

Tahta çıkışı 

Sultan III. Selim, gerçekleştirmek istediği reformlara karşı meydana gelen Kabakçı Mustafa İsyanı ile tahttan indirilince Şehzade Mahmut ağabeyi Sultan IV. Mustafa'nın 14 aylık saltanatı boyunca korku dolu günler geçirdi. Bu esnada saraydaki dairesinde tutuklu olan III. Selim ise gelecek için tek umut gördüğü kuzeni Şehzade Mahmut’a fırsat düştükçe hükümet ve saltanat işleri ile ilgili öğütler veriyor Nizam-ı Cedid’in yeniden ihyası hakkında uzun uzun konuşmalar yapıyordu.

İstanbul’dan sağ kurtulup kaçabilen Nizam-ı Cedidciler Rumelide yenilikçi ve III. Selim yanlısı olan Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığınmışlardı. Tarihe Rusçuk yaranı diye geçen bu kişiler III. Selim’i tekrar tahta çıkarmaya karar vermişlerdi. Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz 1808'de 15.000 kişilik ordusu ile Sultan III. Selim'i tahta çıkarmak için Topkapı Sarayına dayandığında tahtta bulunan Sultan IV. Mustafa, Sultan III. Selim ve kardeşi Şehzade Mahmud'un ölüm emrini verdi. Haremdeki dairesinde feci şekilde öldürülen Sultan Selim'in cesedi Arz Odası'nın önünde bırakıldı ve Alemdar Mustafa Paşa sarayın Babüssade Kapısını kırdığında tahta çıkarmak için geldiği Sultan III. Selim'in cesedi ile karşılaştı. Bunun üzerine Şehzade Mahmud'un derhal bulunup getirilmesini emretti. O esnada haremde Şehzade Mahmut'u katletmek için cellatlar ile Şehzadenin hizmetkarları arasında çatışmalar yaşanıyordu. Şehzadenin maiyetindeki cariyelerden Cevri Kalfa hamam külhanından aldığı bir kase külü katillerin yüzüne avuç avuç atınca kazanılan zamanla birlikte ağalar bunu fırsat bilip Şehzade Mahmut’u damdan kaçırmayı akıl ettiler. Dama çıkarken katillerden birinin fırlattığı hançer Şehzade Mahmut’un koluna saplandı ve derince bir yara açtı. Şehzade Mahmut dama çıkarken, telaş ve heyecandan başını da çatı kapısına çarpmış, sağ kaşının üstünde bir yara açılmıştı. Ancak katillerin tüm çabalarına rağmen Şehzade Mahmut, sarayın kubbelerine çıkmayı başardı. Haremden Kuşhane’nin damına geçen şehzade, kuşaklarla birbirine bağlanan iki merdivenle Baş İmam Hafız Ahmet Efendi ve arkadaşları tarafından Enderun avlusuna indirildi. Çıplak ayaklarına acele ile koğuşuna kaçan Enderunlulardan birinin kapı önünde bıraktığı pabuçlar geçirildi ve Alemdarın bulunduğu yere getirildi. Oradan Hırka-i Saadet dairesine geçilerek Sultan II. Mahmud'a biat edildi. Sultan II. Mahmud tahtı borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Tahta çıktığı ilk gün Sultan III. Selim'in ölümüne sebep olanlar birer birer idam edildi ve o gün sarayın kapısında 33 kesik baş sergilendi. Ancak Sultan II. Mahmud, Alemdar Mustafa Paşa'nın ısrarına rağmen ağabeyi Sultan IV. Mustafa'yı öldürtmedi. Sultan II. Mahmut hayatının kurtulmasına sebep olan Cevri kalfayı ise unutmadı. Onu Hazinedarbaşılığına getirdi ve ona Çamlıca'da geniş arazi vererek, bir de köşk yaptırdı.

İstanbul’daki karışıklıklar ve güvensizlik nedeniyle Sultan Mahmut’un kılıç alayı uzun bir gecikmeden sonra 13 Eylül 1808’de yapıldı. O gün Topkapı Sarayı’ndan çıkılarak Seyf-i Nebevi’yi Silahdar Ağa alayın önünde taşırken Enderun müezzinleri tekbir getiriyor; Alemdarın seğmenleri de muhafızlık ediyordu. Sultan Mahmut, Eyüp Sultan’da Hz Muhammed’in halifesi olduğu için ona izafe edilen kılıcı sağ tarafına atası Osman Gazi’nin kılıcını ise Osmanoğullarının soy atası olması umut edildiği için sol tarafına kuşandı.

Saltanatı dönemindeki siyasi olaylar 

Sened-i İttifak 

Sultan II. Mahmud'un tahta çıktığı günlerde Osmanlı Devleti’nin merkezî otoritesi taşrada büyük ölçüde etkisizdi. Rumeli, Anadolu ve Mısır gibi eyaletlerde âyanlar âdeta bağımsız idareler kurmuşlardı. Özellikle 18. yüzyılın başından beri zenginleşen Rumeli topraklarında çok güçlü toprak beyleri ortaya çıkmıştı. Bu şartlarda, Alemdar Mustafa Paşa, Sultan II. Mahmud'un ve merkezi devletin otoritesini sağlamak için güçlü ayanlarla bir anlaşma yapmayı ilk çare olarak görüyordu. Alemdar Mustafa Paşa, bu amaçla, Anadolu ve Rumeli’ndeki tüm âyanları İstanbul’da Kâğıthane’deki Çağlayan Köşkü’nde toplantıya çağırdı. Ayanlara bir dizi yükümlülük getiren Sened-i İttifaka göre; âyanlar padişaha sadık kalacak ve yenilik hareketlerini destekleyecekti. Yeniçeri isyanlarının bastırılması, orduya asker sağlama ve devletin mali taleplerini karşılaması gibi hususları kabul ettiler. Buna karşılık ayanlara mülklerini ebediyen haleflerine miras bırakma hakkı tanındı. Sened-i İttifak açıkça ayanların İstanbul'dan bağımsızlığının resmileştirilmesiydi. Sultan II. Mahmud'un karşı gelecek durumu yoktu; imparatorluk hala Ruslar ile savaş halinde idi. Sultan II. Mahmud vesikanın yukarısına hatt-ı hümayunu ile imzasını attıysa da o günden itibaren ayanlara kin beslemeye başladı. Belgenin imzalı orijinal nüshası günümüze kalmamıştır. Sultan II. Mahmud'un bunu ilk fırsatta yok ettiği anlaşılmaktadır.

Sekban-ı Cedid ve Alemdar Vakası 

II. Mahmut bir savaş halinde askerî talim ve terbiyeden mahrum yeniçeri ordusu ile iş başaramayacağını anlamıştı. Bu düşünceyle ulema, rical ve ocak ağalarının muvafakati ile Yeniçeri Ocağı’na düzen vermeye teşebbüs etmiştir. Sened-i İttifak’ın imzasından on beş gün kadar sonra, başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere, yedi ocaktan bir muvafakatname alınıp, sekizinci bir ocak kurulmaya başlandı. Oluşturulan ocağın karakteri III. Selim devrindeki Nizam-ı Cedit ordusuyla aynıydı. Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa halka yakın mazinin korkunç olaylarını hatırlatan “Nizam-ı Cedit” terimini bir tarafa bırakarak, yeni kurulan asker ocağına Sekban-ı Cedit adını verdi. Böylece 14 Ekim 1808’de eski bir kapıkulu ocağı olan sekbanların adı benimsenerek Sekban-ı Cedit ocağı kuruldu. Ocak, Levent Çiftliği ile Selimiye kışlalarında genç askerin Avrupa usulünde eğitim görmesiyle gelişmeye başladı. .

Sekban-ı Cedit’in kuruluşuna paralel olarak Yeniçeri Ocağı’nda da düzenlemelere gidildi. Yeniçeri Ocağı’nın düzenlenmesine temel olarak Kanunî Sultan Süleyman kanunnameleri kabul edildi. Buna göre fiilen askerlik yapmayan rençper ve esnaf gibi kimselerin ellerindeki yeniçerilik kağıtları alınacaktı. Askerlik yapana verilen bu esameleri, zamanla, askerlik yerine esnaflık yapan ocaklılar tahvil senedi gibi herkese satmaya başlamışlardı. Ölen yeniçerilerin cüzdanları iade edilmediği için, binlercesi çeşitli kimselerin elindeydi. Bunlar, yeniçeri hayatta gibi maaş alıyorlardı.

Islahattan memnun olmayanlar, hükümete karşı gizliden gizliye çalışmaya başladılar. Sekban-ı Cedid’in kurulmasından bir ay, Alemdar’ın iş başına gelmesinden 3,5 ay sonra, 14 Kasım 1808 gecesi yeniçeri isyanı patlak verdi. Bâb-ı âli’ye hücum eden asilere karşı sekbanlar dağınık ve komutansız kaldıkları için sadrazama yardım edemediler. Tersanede ve Üsküdar kışlasında toplu kuvvetler olduğu halde padişahın etrafındaki paşalar Bâb-ı âli yangınını uzaktan seyrettiler. Sadrazamı kurtarmaya gitmediler. Bu hareketleri de ancak II. Mahmut’tan yerlerinden kıpırdamamak için emir almış olmalarıyla açıklanabilir. Bu zayıf savunma durumu sekiz-dokuz saat kadar sürdükten sonra yeniçeriler, sadrazamın içinde bulunduğu mahzenin kubbesini delmeye başladıklarından Alemdar hemen, yakınında bulunan cephaneliği ateşledi. Patlayan cephanelik 300 kadar yeniçeriyi havaya uçurdu. Bu arada kendisi de hayatını kaybetti.

Yeniçeriler, Alemdar’ı öldürdükten sonra Topkapı Sarayına hücum ettiler ve II. Mahmut’u istemediklerini, IV. Mustafa’yı tahta çıkarmaya karar verdiklerini ilan ettiler. II. Mahmut ağabeyini öldürmekte tereddüt ediyordu. Ancak eski padişahın asilerle işbirliği ettiği kesin şekilde anlaşılmıştı. Sultan Mahmut ayaklanmacıların yeniden tahta çıkarmak istediği Mustafa’nın durumu hakkında görüş isteyince, Şeyhülislam Salihefendizade Esad Efendi, Paşalarla bazı ulema Mustafa’nın idamının uygun olacağı kararına vardılar. Şeyhülislam hemen fetva verdi. Sultan Mahmut biraz tereddüt ettikten sonra, kararın ve fetvanın gereğinin yapılmasını buyurdu. Bunun üzerine 14/15 Kasım gecesi Sultan Mustafa’yı boğdular.

Artık Osmanlı hanedanından Sultan Mahmut dışında başka erkek kalmamıştı. Asiler, IV. Mustafa’nın öldürüldüğünü öğrenince Sultan Mahmut’a emniyetleri kalmadığını söylemeye başladılar. Padişahtan başka hanedanın hiçbir erkek üyesi bulunmamasına rağmen, saraya hücum ettiler ve Padişahı öldüreceklerdi. İsyancılara hanedandan kimsenin kalmadığı ve Sultan Mahmut’a itaat etmeleri bildirildiğinde o güne kadar işitilmedik uğultular yükseldi. “Padişah bir insan değil midir? Kim olursa olur. Esma Sultan olsun, Konyada’ki şeyh padişah olsun…. Kırım Tatar hanzadelerinden padişah olsun.” Yeniçeriler için artık hanedanın hiçbir kutsallığı kalmamıştı.

İki taraftan yüzlerce kişi ölmesine rağmen, asiler sarayı ele geçiremediler. Sarayda yiyecek kalmadığı gibi ayaklanmacıların su yollarını kesmesi nedeniyle su sıkıntısı da baş göstermişti. Bu durum da göz önüne alınarak savunmadan vazgeçilip yeniçerilerin püskürtülmesi kararı alındı. Sekban-ı Cedid ocağı ağası Süleyman Ağa buyruğundaki dört bin asker dört topla saraydan çıkıp saldırıya geçti. Bu ani hareketin yarattığı şaşkınlıkla ayaklanmacılar püskürtüldü. Sultan Mahmut, Unkapanı önünde demirli savaş gemilerine ayaklanmacıların karargahı olan Paşa Kapısı’nın topa tutulması buyruğunu verip de top atışı başlayınca, yeniçeri ocağı ağaları padişahı alt edemeyeceklerini anlayıp ulemayı Sultan Mahmut’a gönderip atışlara son verilmesini isteme kararı aldılar. Toplananları dağıtacaklarını bildiriyorlardı. Atışlar sırasında bazı evler de isabet aldığından halk ta telaşa kapılmıştı. Sultan Mahmut, bundan böyle benzeri olaylar çıkarmamaları şartıyla yeniçerileri affettiğini bildirdi. İş bitti sanılırken, ertesi günü 17 Kasım sabahı yeniçeri ileri gelenlerinden, Kandıralı diye tanınan birisi isyan bayrağını kaldırarak, Sultan’ın kendini öldürtmesi korkusundan dolayı saklananları bir araya topladı. Sultan Mahmut bu duruma bir son vermek için yeniçeri önderlerine ulema aracılığıyla isteklerini sordu. İstekleri Sekban-ı Cedit ocağının kaldırılması, Rusçuk yaranının iktidardan uzaklaştırılmasıydı. Padişah bu isteği yerine getirerek Sekban ocağının kaldırıldığını bildirdi. Ortaya çıkan Rus tehlikesine karşı ordunun bütünlük içinde olması için bu kararı vermek zorundaydı. II. Mahmut 18 Kasım 1808’de Sekban-ı Cedit’i ilga edince ihtilalciler, zaten ortada tahta çıkaracak şehzade kalmadığı için, II. Mahmut’un padişahlığına razı oldular. Sultan II. Mahmud'un ilk askeri reform girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.




Bükreş Anlaşması ve ayanlarla mücadele 

1806'da patlak veren Rus harbi Sultan II. Mahmud tahta çıktığında hala devam etmekteydi. Her iki taraf için de yer yer taruz yer yer geri çekilmelerle devam eden savaş ordusu kuşatılan Osmanlı Devleti ile 1812 yılında tekrar Fransız tehdidiyle karşı karşıya kalan Rusya 1812 yılında barışa müzahir bir tutum benimsemeleriyle sona erdi. 28 Eylül 1812 tarihinde imzalanan Bükreş Antlaşması ile Rusya, Eflak ve Boğdan'dan ile birlikte işgal ettiği topraklardan çekilecek, Boğdan'a bağlı Besarabya bölgesi Ruslara bırakılacaktı. Osmanlı Devleti, Eflak ve Boğdan'dan 2 yıl vergi almayacak, isyan halindeki Sırplar için genel af ilan edilecek ve Sırplar ele geçirdikleri kaleleri geri vereceklerdi. Bununla birlikte Sırplar'a iç işlerini kendileri idare etme ve vergilerini kendileri toplamaları hakkında bir takım imtiyazlar verilecekti. Tuna nehrinde hem Osmanlı hem de Rus gemileri serbestçe dolaşabilecek, Prut ve Tuna nehirlerinin sol sahilleri iki ülke arasında sınır kabul edilecekti. Bükreş Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu için büyük toprak kayıplarına yol açmasa da anlaşmanın Sırplar ile ilgili olan maddesi hem Sırpların hem de Balkanlardaki diğer milletlerin bağımsızlık davasına düşmelerini teşvik açısından büyük tehlike taşımaktaydı. Laz Ahmet Paşa’nın cephedeki başarısızlığı üzerine Sultan Mahmud, onu sadrazamlıktan alarak yerine Sırp isyanı esnasında önemli başarılara imza atan Hurşit Ahmet Paşa’yı getirdi. Fransız-Rus savaşı başlamak üzereyken böyle bir barış yapmanın hatalı olduğunu düşünenler olsa da Sultan Mahmud atası Sultan Süleyman’ın kine benzer bir üslupla kaleme aldığı Bükreş Anlaşması metninde şu şekilde gövde gösterisi yaparak hala kudretinden bir şey kaybetmediğini göstermek istiyordu;

 

« Ben ki; şehirlerin en şereflisi cümle alemin kıblesi, bütün gönüllerin mihrabı olan Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Kudüs-ü Şerif’in hadim ve hakimi, devletlerin özlemi olan üç şehir Konstantiniye, Edirne ve Bursa ile cennete benzeyen Şam, asrın gözdesi Mısır, bütün Arabistan, Afrika, Berka, Hırvan, Halep, Irak, Acem, Basra, Rakka, Musul, Şehr-i Zor, Diyarbekir, Dulkadiriye, Erzurum, Sivas, Adana, Karaman, Van, Habeş, Tunus, Trablus, Kıbrıs, Rodos, Girit, Mora, Akdeniz, Karadeniz ve Cezayir sahilleri, Anadolu, Rumeli ve özellikle selam şehri Bağdat, Gürcistan, Kabartay, Kıbçak dolayları, bütün Bosna, cihat şehri Belgrad, Sırbistan, bütün kaleleri ve şehirleri, Arnavutluk, Eflak ve Boğdan ve anmaya lüzum olmayan daha nice kalelerin ve şehirlerin adaletli padişahı, sultan oğlu sultan, hakan oğlu hakan, Sultan Ahmet oğlu Sultan Hamit oğlu Sultan Mahmut Han »

  

Sultan II. Mahmud, Bükreş Anlaşmasının getirdiği barış ortamını fırsat bilerek tahta geçer geçmez imzalamak zorunda kaldığı Sened-i İttifak’ı, devlete başkaldıran ayanları ortadan kaldırmak için bir delil kabul etti. Alemdar’ın öldürülmesinden sonra Rumeli’de ve Anadolu’da ayanlar, başkenti hiçe sayarak hareketlerine devam ettiler. Sultan Mahmud Otoritesini imparatorluğun her tarafında geçirmek için bu ayanlara karşı esaslı bir harekete geçti. Bu doğrultuda yapılan çalışmalarla Bulgar Tuna boylarında ayanların rejimi sona erdi. Silistre Valisi Pehlivanoğlu İstanbul'a çağrıldı. Aynı şekilde Goşancalı [Halil Ağa] ve her yere korku salan Gavur Hasan da tarihten silindiler. Yılıkoğlu, 1812 yılı sonunda Boğdan'da tutuklandı. 1816 yılında ayaklanan Razgradlı Hasan Ağa, uzun süre tutunamadı. Şumnu Valisi tarafından takip edilerek öldürüldü. Kırcali eşkiyalarının kalıntıları olan ve köylerde her yeri yakıp yıkan siyah başlıklı delibaşlar da tarih sahnesinden silindiler.

Sultan Mahmud, Anadolu'da ise İstanbul'a karşı itaatkar görünen Bozok mutasarrafı Çapanoğlu Süleyman Bey'i, diğer ayanlara karşı yaptığı gibi ortadan kaldırmayı düşünmedi. Onun nüfuzunu kıracak bir takım tedbirler almakla yetindi ve yaşı oldukça ilerlemiş bulunan Süleyman Bey'in ölümünü beklemeyi tercih etti. Çapanoğlu Süleyman Bey 1813 yılında öldü. Eyaletleri merkeze bağlama siyaseti güttüğünden Sultan II. Mahmud, Bozok Sancağını Çapanoğullarını mensup bir kimseye vermedi. Karaosmanoğlu Hüseyin Ağa ise 1815'te görevinden azledildikten sonra 1816'daki ölümünü takiben aileye bir süre Saruhan mutasarraflığı verilmedi.

Bunların dışında Bilecik Ayanı Ali Ağa, Divriğili Veliyeddin Paşa, Adanalı Hasanpaşazade Mehmet Bey, Doğu Karadeniz'de türeyen eşkıya ve daha niceleri, eyalet paşaları görevlendirerek ya da bir birlerine düşürülerek kökleri kazındı. Ayanlardan bir kısmı öldürüldü. Bazıları da sürüldü. Bütün bu ayaklanmalara ve iç harplere rağmen Rumeli’de ve Anadolu’da devlet otoritesini kurmak mümkün oldu.

Sırp İsyanının bastırılması 

Bükreş Anlaşması ile Ruslar, isyan halinde olan Sırpların affedilmelerini ve bir derece de olsa kendi iç işlerinde serbestlik kazanmalarını sağlamayı başarmıştı fakat Sırplar, biz Ruslar ile yapılan anlaşmayı tanımayız diyerekten isyana devam edince 1813 Mayısının sonlarında II. Mahmud Sırpların zorla itaat altına alınmalarına dair fermanı ilan etti. Fermana göre Rusya ile yapılan anlaşma gereği affedildikleri ancak raiyyet hukukuna muayir tekliflerde bulunarak isyanda ısrar ettikleri, bu halde üzerlerine varıp tenkil edilmeleri isteniyordu. Hemen Sırpların yola getirilmesi için sadrazam Hurşit Ahmet Paşa tertip ettiği 80 bin kişilik ordusuyla Niş’ten yürüyüşe geçerek Sırbistan üzerine yürüdü. 30 Ekim 1813’te Hurşit Ahmet Paşa Belgrad’a girdi. Sırpların eline geçen kaleler ve şehirlerin geri alınmasıyla isyan sona erdi. İsyanın lideri Kara Yorgi Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldı.

Sırplar, 1815 Viyana Kongresi'ne bir heyet göndererek Avrupa'nın lehlerine müdahalesini istediler. Fakat kongre Avusturya Başbakanı Metternich'in tesiri altında idi ve o da bağımsız ya da özerk bir Sırbistan'a karşıydı. Sırplar Temmuz 1815'te Belgrad'taki Osmanlı valisi Süleyman Paşa'nın sert politikalarını protesto amaçlı ikinci bir ayaklanma başlattılar. Başknez ilan edilen Miloş Obrenoviç'in liderliği altında gerçekleşen bu isyan ilkinden farklıydı, Avrupa’nın temel gündemi Napolyon meselesiydi. Avrupalı devletlerin yardımı olmadan başarılı olamayacağını anlayan Miloş, Hurşit Ahmet Paşa’ya haber göndererek bu hareketlerinin kesinlikle sultan ve onun otoritesine karşı olmadığını, sadece Süleyman Paşa’nın zulmüne bir tepki olarak geliştiğini, Süleyman Paşa yerine adaletli başka bir yöneticinin tayin edilmesi durumunda isyandan vazgeçeceklerini bildirdi. Bunun üzerine dört Knezle Hurşit Ahmet Paşa’nın huzuruna getirilen Miloş, zulüm yapan askerlerin palankalara girmemesi, Sırpların elindeki silahların alınmaması şartıyla itaati kabul ettiğini söyledi. Hurşit Ahmet Paşa sancağın padişahın mülkü olduğunu, dilediği gibi tasarruf hakkına sahip olduğunu ve reayanın elinde silah bulunmasının raiyyet hukukuna aykırı olduğunu ve son olarak padişahın sözünden çıkıp da reayaya zulüm yapanların mutlaka cezalandırılacakları söyledi. Miloş Obrenoviç o sırada Sırbistan'a geri dönen ilk isyanın lideri Kara Yorgi'yi kendisine rakip olmasını önlemek için 12 Kasım 1816'da öldürttü. Daha sonra Kara Yorgi’nin kesik başını İstanbul'a gönderdi. Sultan II. Mahmud, bu durumdan çok memnun kaldı ve Miloş’a 15 bin kuruş atiye verilmesini emretti. Yıllarca devleti uğraştıran Kara Yorgi Sırplar arasında tekrar huzursuzluk çıkarmadan ortadan kaldırılmış oldu.

Mekke ve Medine'nin Vehhabilerden kurtarılması 

Vehhabiler  1790'dan itibaren Arabistan'ı ve civarını tehdit etmeye başlamışlardı. Mekke ve Medine'yi ele geçirdiklerinden dolayı Hac'da yapılamıyordu. Bu mühim mesele, iç ve dış bazı sorunlar sebebiyle 1811'e kader bertaraf edilememişti. 1811'de Vahhabilere karşı başlatılan seferin sorumluluğu Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya verildi. Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Tosun Paşa, 1813'de Vehhabi isyanını bastırmak için babası Mehmed Ali Paşa tarafından bir ordu ile Hicaz'a gönderildi. Tosun Paşa'nın emri altında Fransızların yetiştirdiği muazzam bir Piyade ordusu bulunuyordu. Tosun Paşa önce Cidde'ye girdi. Sevk ettiği kuvvetlerle Mekke'yi ve Medine'yi Vahhabiler'den geri aldı. Tosun paşa Medine kalesinin anahtarını Mısır’a babasına gönderdi Mehmet Ali Paşa da bu anahtarı İstanbul’a gönderdi. Vahhabilerin yenilmesi ve Medine’nin kurtarılması haberi İstanbul’a ulaşınca anahtarın karşılanması için büyük bir alay tertip edildi. Şeyhülislam, Sadaret Kaymakamı, Kaptan-ı Derya, Kazaskerler ve devlet büyükleri Eyüp Sultan’a gidip anahtarı karşıladılar. Anahtarı Harem Ağası aldı ve hürmetle saraya getirerek Sultan II. Mahmut’a teslim etti. Vehhabiler'den temizlediği Hicaz'ı yeniden güvenli bir hale getiren Tosun Paşa'nın bu başarısı İstanbul'da büyük bir sevinç yarattı. Tosun Paşa 1816'da bir salgın hastalığa yakalanarak yaşamını yitirince Hicaz'daki kuvvetlerin komutanlığına Mehmet Ali Paşa'nın diğer oğlu İbrahim Paşa getirildi. İbrahim Paşa, 1818'de Suudilerin başkenti Riyad'ın bir dış mahallesi olan Deriyye'yi aldı. Yakalanan Suuudi Emiri Abdullah bin Suud İstanbul'a gönderilerek idam edildi. İbrahim Paşa ödül olarak Hicaz'a vali atandı.

İran'la Savaş ve Erzurum Antlaşması 

1813 yılındaki Gülistan Antlaşması ile Kuzey Azerbaycan ve Kafkaslar'da Ruslara büyük ölçüde toprak kaptıran İran'daki Kaçar Hanedanı, bu toprak kayıplarını Osmanlılar'dan toprak alarak telafi etmek istediği için, Avrupalıların da kışkırtmalarıyla Bağdat ve Şehrizor  bölgelerine saldırılar düzenledi. Sınır olaylarının ve saldırıların yoğunlaşması üzerine II. Mahmud, İran'a savaş ilan etmek zorunda kaldı (1820).

İran orduları, Doğu Anadolu'daki aşiretlerin de yardımıyla Doğu Beyazıt ve Bitlis'i aldılar. Erzurum ve Diyarbakır'a doğru iki koldan ilerlediler. Savaş Osmanlılar'ın aleyhine devam ederken İran Ordusunda büyük bir kolera salgını çıktı. İran Ordusu'nun ağır kayıplar vermesi üzerine Kaçar hükümdarı  Feth Ali Şah barış istedi ve Erzurum Antlaşması  yapıldı. Bu antlaşmayla İran ele geçirdiği yerleri geri vererek eski sınırlarına çekilmeyi kabul etti.

Tepedelenli Ali Paşa ve Yunan İsyanları 

Yunanlı milliyetçilerin kurduğu gizli cemiyetler içerisinde en etkilisi, 1814 yılında Rusya’nın Odessa kentinde kurulan Filiki Eterya (Dostlar Cemiyeti) idi. Amaçları, Mora’da bağımsız bir devlet kurmak ve Balkanlardaki diğer ulusları da bağımsız kılmaktı. Onursal başkanının Çar I. Aleksandr olduğu bu cemiyet 1814’den isyanın Eflak-Boğdan’da başladığı 1821 yılına kadar, Kleftler, Rum köylüsü, tüccarı, gemicileri, din adamları ve aydınları arasında kuvvetli bir bağımsızlık hareketi meydana getirmiş bulunuyordu. Özellikle Mora’daki Osmanlı yönetici eliti “Türkokratia” ‘ya karşı ciddi bir direniş başlamıştı. Rumların tek çekindikleri Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa idi. Bu durum Tepedelenli'nin bölgedeki nüfusundan çekinen Rumları harekete geçirmiş ve Tepedelenli Ali Paşa aleyhinde yalan ve iftira kampanyası başlatılmıştı. Bu kampanyayı yürütenlerin başında II. Mahmud’un baş danışmanı Rikâb-ı Hümâyûn Kethüdâsı Hâlet Efendi bulunmaktaydı. Yetişip şöhret bulmasında Fenerli Rumların çok yardımı olan Halet Efendi'nin davranışları Eterya'nın teşebbüslerini kolaylaştırdı. O dönemde Eflak ve Boğdan voyvodaları Fenerli Rumlar'dan atanmaktaydı. Halet Efendi'nin Fenerli Rumlara yakınlığı vefa borcundan değil voyvodalardan dilediğini mevkie geçirip sızdırdığı paraları da yeniçerilere dağıtarak kendi mevkiini sağlamlaştırmaktı. Halet Efendi de kendisi ile iyi ilişkiler kurmayan ve Rumlara karşı bölgedeki nüfusundan çekindiği Tepedelenli Ali Paşa ile uğraşıp onu gözden düşürüp asi yapmak için elinden geleni yaptı. Tepedelenli Ali Paşa'nın, iftiralar sonucunda görevden alınması üzerine başlattığı isyan, 1820-1822 yılları arasında sürmüş, devlet ile vali arasında meydana gelen bu çatışma en çok Rumların işine yaramış, bölgede asayiş ortadan kalkmış, büyük bir istikrarsızlık ve kargaşa ortamı belirmiş, bu durumdan istifade eden Rum çeteleri ilk şiddet hareketlerine başlamışlardı.

Yunan İhtilâli, Filiki Eterya Cemiyeti lideri Aleksadros İpsilantis’in 6 Mart 1821 günü, üç bin kişilik kuvvetleriyle Yaş şehrine girerek isyanı başlatması ile patlak verdi. Sultan II. Mahmut Boğdan'daki isyanı haber alına bütün Rumların kılıçtan geçirilmesini emredecek kadar sinirlendi. Bağımsız Yunan devleti kurma amacını güden ve Avrupa devletlerinden destek uman Fenerlilerden pek çoğu ayaklanmaya katılmak için kentten kaçtı. Divan-ı Hümayun tercümanı Yanko Kalimahi istifa etti. Fener'de ve elçilik çevresinde önlemler alındı. Patriğe, ayaklanmacılara destek veren Ortodoksları aforoz etmesi bildirilirken Fenerli beyzadelerden ve ileri gelen Rumlardan ayaklanmaya destek verenler asıldı. İstanbul'da Patriğin, kendi ihanetini örtmek için Aforoznâmeyi kaleme aldığı görüşü ağır basmaktadır. Sultan II. Mahmud da durumdan Patriği sorumlu tutmuştur. O’na göre Patrik Ortodoks Rum Milleti’nin başı ve çobanıdır. Oysa şimdi, Rumlar büyük bir isyan içerisindedirler. Patrik Gregorios, Aleksandros İpsilanti'nin kendisine gönderdiği mektuplar yüzünden devlete ihanetle suçlandı. Kethüdasıyla birlikte 23 Nisan 1821'de büyük Paskalya'nın Pazar günü Patrikhane Kilisesi'nin Petro kapısında asıldı. Ölüsü halkın seyretmesi ve ibret alması için üç gün süreyle bekletildi. Daha sonra Yahudiler cesedini sürükleyerek denize attılar. Halk arasında sözde Rumlara karşı soykırıma başlandığı konuşuluyordu. Bazıserseriler ve külhanbeyleri, Hıristiyan mahallelerine saldırılarda bulunuldu. 26 Nisan günü Eğrikapı Kilisesi basılıp yağmalandı. Sultan II. Mahmud bu günlerde Benderli Ali Paşa'yı azletti ve 30 Nisan 1821'de Hacı Salih Paşa'yı sadrazam yaptı. 5 Mayıs 1821'de yeni bir ferman yayınlayarak kentte Yunan ayaklanmasının konuşulmasını, sokaklarda tabanca ve silahla dolaşılmasını yasakladı. Askeri kolluk yetkilileri tarafından silah aramaları ve toplatılması başladı. Darphane sarrafı Arfendoli Efendi, ayaklanmacılara el altından yardım ettiği gerekçesiyle 11 Mayıs günü tutuklanarak Ortaköy'deki yalısı mühürlendi. 7 Haziran'da alınan bir kararla aslen Moralı olan ve İstanbul'da bakkallık, yağcılık edenlerin kenti terk etmeleri duyuruldu. İstanbul'da asayiş sağlanmaya başlarken Mora'da durum kötüye gidiyordu. 1821 ilkbaharında Mora'da patlak veren Yunan ayaklanması kısa sürede Orta Yunanistan ve Girit'e de sıçradı. Ayaklanmacılar önemli mevziler elde ettiler. Ele geçirilen yerlerde Türklere karşı kitlesel katliamlar yapıldı. Tripolis şehrinde 8.000 - 15.000 başka kaynaklara göre 30.000, Navarin'de de 3.000 Türk, kadın-çocuk ve erkek katledildi.

Sultan II. Mahmud ve Bâb-ı Âlî yüksek bürokrasisi Yunan İhtilâlini başlangıçta basit bir ayaklanma, isyan ve bir karışıklık olarak görmüşler ve olayı Rum Fesadı ya da Rum Fetreti bozgunculuğu olarak nitelendirmişlerdir. Ancak, sorunun giderek büyümesi ve Avrupalı devletlerin de müdahaleleri ile sonradan Mes’ele-i Yunaniyye ve Yunan İhtilâli olarak adlandırılmıştır. II. Mahmud'un Fenerli Rumlar ve İstanbul Rum Ortodoks Patriği hakkındaki düşüncelerinde de Yunan İhtilâlinden sonra radikal bir değişim olmuştur. Fenerli Rumlar ve Divân-ı Hümâyûn bürokrasisinde görev yapan Rum eliti ve tercümanları, ihanetle suçlanmışlardır. İhtilâle katılmamış ya da Filiki Eterya’ya üye olmamış olsalar bile öyle kabul edilmişlerdir. Bazıları ya görevlerinden alınmışlar veya durumu sabit görülenler idam edilmişlerdir. Bundan sonra bazı istisnalar dışında Osmanlı yönetici eliti arasında Rumlara yer verilmemiştir. Patrikhâne ve Fenerli Rumlar ile işbirliği yaptığına hükmedilen, II. Mahmud’un baş danışmanı Rikâb-ı Hümâyûn Kethüdâsı Hâlet Efendi de sorumlu tutularak idam edilenler arasında bulunmaktadır.

İsyancıların sağladığı ilerleme, 1822 yazında Osmanlı kuvvetlerinin karşı saldırısıyla durdu. Tesalya ve Makedonya Osmanlı denetimine girerken, Yunanlar arasında baş gösteren iç çekişmelerle başını Theodoros Kolokotronis ile Georgios Kunturiotis ve Aleksandros Mavrokordatos'un çektiği iki ayrı merkez ortaya çıktı. Bu çatışmaya karşın Osmanlı Devleti'ne karşı sürdürülen direniş, 1825 yılında isyanı bastırması neticesinde Girit ve Mora valilikleri vaatedilen Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın komutasındaki ordunun Mora'ya çıkması ve Dramalı Mahmut Paşa komutasında Osmanlı askerlerinin kuzeyden gelerek Mora'ya yerleşmesiyle kontrol altına alındı. 23 Nisan 1826'da Misolongi, 5 Haziran 1827'de ise Atina geri alındı. Bu arada Yunan İsyanın bastırılması Avrupa'da büyük üzüntü yaratmıştı. Mehmet Ali Paşa'nın Doğu Akdeniz'deki nüfusundan çekinen İngiltere, Rus Çarı'nın işbirliği önerisini kabul etti. Mora ve Girit valiliklerinin Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın eline geçmesi İngiltere'nin işine gelmezdi. Zayıf bir Yunan Devleti'nin kurulması İngiltere ve Rusya'nın çıkarlarına daha uygundu. İki devlet arasında 4 Nisan 1826'da St Petersburg Protokolü imzalandı. Bu anlaşmaya göre Yunanistan'ın statüsü şu şekilde olacaktı: Yunanstan, Osmanlı İmparatorluğu'na sadece vergi yönünden bağlı olacaktı. Özerk yönetimli olup yöneticileri Babıali'nin katılımıyla belirlenecekti. Sınırları içerisinde yaşayan Türk ve Müslümanlar ülkeden ayrılacaktı. Ardından Fransa'nın da protokole katılması ile 6 Temmuz 1827'de Londra Anlaşması imzalandı. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu, St Petersburg Protokolünü kabul etmez ise, imzacı üç devlet ayaklanan Yunanlılara yardım edecekleri gibi, Osmanlı hükümetini de yola getirmek için baskı uygulayacaktı. 16 Ağustos ve 31 Ağustos 1827'de üç devlet Yunan sorunu için Babıali'den belirledikleri esasların kabulünü istediler. Babıali bunları devletin iç işlerine müdahale sayarak reddetti. Sultan II. Mahmud'un bu isteği reddetmesi üzerine bu devletler donanmalarını Yunan kıyılarına gönderdiler. 20 Kasım 1827'de Mora'nın Navarin Limanı'na giren birleşik donanma, burada demirlemiş Osmanlı donanmasını, top ateşine tutarak yok etti. Navarin hadisesi Mora'da Osmanlı kuvvetlerini üstün durumdan yenilmiş duruma soktu. Osmanlı hükümeti ortada savaş durumu olmadığı halde donanmasını batıran üç devletten tazminat istedi. Ancak bu üç devletin İstanbul'daki elçileri olayın sorumluluğunu Türk kaptanlarına yüklemek için açıklamalarda bulundular. Açıklamaları kabul edilmeyince İstanbul'u terk ettiler. Böylece Osmanlı İmparatorluğu ile, İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki siyasi ilişkiler kesilmiş oldu. Fransa ve İngiltere, Osmanlı ile savaş yapma niyetinde değildi. İki devlet Mora isyanının tasfiyesi için anlaştılar. İngiltere, İbrahim Paşa kuvvetlerini Mısıra götürmek için gemiler gönderdi. Fransa ise 30.000 kişilik bir kuvvet ile geçici olarak Mora'yı işgal etti. Babıali'nin seyirci kaldığı işgal hareketleri sonucu Fransızlar hiç bir karşı koyma ile karşılaşmadan Mora'daki Osmanlı egemenliğini sona erdirdiler. 1828 yılının kasım ayında Londra'da imzalanan protokol ile bölge geçici olarak İngiltere, Fransa ve Rusya'nın kefaleti altına alındı. Rusya ise İngiltere ve Fransa'nın da desteği ile bu devletlerin isteklerini kabul ettirmek için Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etti.

 

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne antlaşması 

Sultan II. Mahmud'un Navarin'de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olayları protesto etmek için Rusya'yla yapılmış olan Akkerman Antlaşmasını iptal etti ve Çanakkale Boğazı'nı Rus gemilerine kapadı. Bunun üzerine başlayan savaşın ilk aylarında Rus komutanı Petro Wittgenstein Osmanlı toprağı olan Eflak'a girerek Bükreş'i ele geçirdi. Rus çarı I. Nikolay da Tuna nehrini geçerek Dobruca'ya yürüdü. Şumnu, Varna ve Silistre kalelerini kuşattı.

Karadeniz  filolarının desteğiyle Varna kalesine saldıran Ruslar 29 Eylül'de Varna'yı teslim aldılar. Ancak Şumnu kalesini uzun süren bir kuşatmaya rağmen Osmanlıların büyük bir cesaretle yaptıkları savunma sonucu ele geçiremediler. Her iki taraf ta açlık ve hastalık sonucu çok sayıda kayıplar verdi. Kışın yaklaşması dolayısıyla Ruslar kendilerine ait olan Besarabya'ya geri çekildiler.

7 Mayıs 1829'da Rus ordusu 60.000 askerle tekrar saldırıya geçerek Silistre'yi kuşattı. II. Mahmut  40.000 kişilik bir orduyu Varna'nın yardımına gönderdi. Ancak bu ordu Ruslara yenik düştü. 19 Haziran'da Silistre de Ruslara teslim oldu. Bu arada Kafkas cephesinde İvan Paskeviç komutasındaki Rus ordusu Ahıska, Ardahan, Posof, Erivan, Kars ve 27 Haziran 1829'da Erzurum'u ele geçirdi. 2 Temmuz'da 25.000 askerlik bir Rus ordusu Balkanları boydan boya geçerek Burgaz'ı ve Sliven'i teslim aldılar. 28 Ağustos'ta Edirne'ye kadar ilerleyen Rus ordusu İstanbul'un sadece 68 kilometre uzağına ulaştı. Padişah II. Mahmut  14 Eylül 1829'de Rusların bu ilerlemesini durdurmak için koşulları çok ağır olan Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda, Ruslar tüm işgal ettikleri yerlerden çekilirken Yunanistan'a bağımsızlık verildi. Eflak, Boğdan veSırbistan'a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerlerin çoğunu geri verdiler.Doğu'da Anapa ve Poti limanları ile Ahıska ve Ahılkelek'i aldılar. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı İmparatorluğu Rusya'ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı 

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Napolyon tarafından işgal edilen Mısır'ı kurtarmak için Mısır'a giden gönüllülerdendi.  Okur yazar değil fakat zeki bir kimseydi. Askeri yeteneklere de sahip olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kahire'de başı bozuk askerin belli bir disiplin altına alınmasını sağlamış, gösterdiği başarılardan sonra Mısır'a vali olmuştu (1804). Kavalalı Mehmet Ali Paşa valililiği sırasında önemli hizmetlerde bulunmuş değerli bir devlet adamıydı. Kölemen beylerini ortadan kaldırdı. Fransızların desteğiyle kuvvetli bir ordu ve donanma kurdu, sulama kanalları açarak tarıma önem verdi ve Mısır'ın kalkınmasını sağladı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mora isyanı sırasında Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla Sultan II. Mahmud'a yardım etti. Mora isyanını bastıran Kavalalı Mehmet Ali Paşa,Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu'nunn yardım istemesine rağmen kuvvet göndermedi. Mora valiliği yerine Suriye valiliğini isteyen Kavalalı Mehmet Ali Paşa, bu isteğinin reddedilmesi üzerine önce oğlu İbrahim Paşa'yı, borçlarını ödemeyen Akka Valisi Abdullah Paşa'nın üzerine gönderdi. İbrahim Paşa, isyan sırasında Akka, Şam, Hama, Humus'u (Suriye) alarak Toroslar'ı aştı. İbrahim Paşa'nın kuvvetleri Adana ve Konya'da Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.

Bu başarılardan sonra Mehmet Ali Paşa kuvvetlerini İstanbul'a kadar durdurabilecek herhangi bir güç kalmamıştı. Sultan II. Mahmud Ruslardan yardım istedi. Rus donanmasının İstanbul'a gelmesinden tedirgin olan İngilizler ve Fransızlar, Mısır ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir barış antlaşması imzalanmasını sağladılar. Osmanlı İmparatorluğu ile Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında imzalanan Kütahya Antlaşmasına göre Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mısır ve Girit valiliklerinin yanı sıra Suriye valiliği, Oğlu İbrahim Paşa'ya da Cidde valiliğine ek olarak Adana Valiliği de verildi.

II. Mahmud bundan sonra, orduyu düzene sokmaya çalıştı. Avrupa'ya askerlik öğrenimi için öğrenciler gönderdi. Mısır'da güçlü bir yönetimin bulunması İngilizlerin işine gelmemişti. Çünkü Mehmet Ali Paşa İngilizlerin bu bölgede ticaret yapmalarını engelliyordu. Bu sorunun o bölgede tekrar Osmanlı İmparatorluğu'nun hakim olmasıyla çözüleceğine inanan İngiltere, Sultan II. Mahmud'uKavalalı Mehmet Ali Paşa'ya karşı kışkırttı. Yeteri kadar güçlendiğine inanan II.Mahmud, Mısır meselesini halletmeye karar verdi. Bunun için Hafız Mehmet Paşa komutasındaki kuvvetleri Mısır üzerine gönderdi. Nizip'te Osmanlı ordusu ile yapılan savaşta Osmanlı ordusu bir kez daha yenildi (24 Haziran 1839) . Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa Osmanlı Donanmasını Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya teslim etti (1839). Artık Osmanlı İmparatorluğu'nun, kendi valisine karşı yaptığı savaşlar sonunda ne ordusu, ne donanması kalmıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Sultan II. Mahmud öldü (1 Temmuz 1839), yerine oğlu Abdülmecit Osmanlı padişahı oldu.

Hünkar İskelesi Anlaşması ve Boğazlar sorunu 

Sultan II. Mahmud Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında boğazlara gelen Ruslarla, Hünkar İskelesi Antlaşmasını imzaladı (1833). İmzalanan bu antlaşma ile aşağıdaki maddeler kabul edildi;

Hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Rusya, herhangi bir savaşa girdiğinde birbirlerine yardım edeceklerdi.

Osmanlı İmparatorluğu, savaş tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zaman Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na kuvvet gönderecekti.

Rusya'ya karşı bir saldırı olduğu zaman, Osmanlı İmparatorluğu Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını kapatarak diğer ülke donanmalarının Karadeniz'e açılmalarına engel olacak ve Rusya bu sayede güneyden deniz yoluyla gelecek saldırılarla uğraşmak zorunda kalmayacaktı.

Bu antlaşma 8 yıl boyunca yürürlükte kalacaktı.

Bu antlaşma Osmanlı İmparatorluğu'nun boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını kullanarak imzaladığı son antlaşmadır. Ayrıca Ruslar bu antlaşma sayesinde Karadeniz'de güvenliklerini sağlamış oluyorlardı. Rusya, Batı ile savaşa girdiği anda, Osmanlıların, boğazları Batılılara kapatacağı hususu, Rusya'nın bu dönemde rekabet içinde olduğu Birleşik Krallık ve Fransa'ya karşı konması ile Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır.

Ölümü 

Sultan II. Mahmud yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan'ın Çamlıca'daki köşkünde, 54 yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divanyolu'nda kendisi için oğlu Abdülmecit tarafından Mimar kardeşler Ohannes Dadyan ve Boğos Dadyan'ın inşa ettiği II. Mahmud Türbesi'ne defnedildi.

 

31- 1. Abdulmecid  ( 1823 İstanbul – 1861 İstanbul )

Abdülmecit döneminde Tanzimat Fermanı'nı ilan ettirmesiyle meşhurdur. Osmanlı Devleti'nin son dört padişahının babasıdır ve en çok sayıda oğlu padişahlık yapmış olan padişahtır.

 

Genel 

Batı kültürüyle yetiştirilmiştir. İyi Fransızca konuşur ve batı müziğinden hoşlanırdı. Babası II. Mahmut gibi yenilik yanlısıydı. Babasının vefatı üzerine tahta çıktı. Abdülmecit'in tahta çıkışı sevinç uyandırmıştı. Tâlihi, Mustafa Reşit, Mehmet Emin Ali Paşa, Fuat Paşa gibi devlet adamlarına rastlamasıydı. Saltanatı sırasında en çok tutucuların muhalefetiyle karşılaştı. Aracısız halkın dertlerini halkın kendi ağzından dinleyen ilk padişahtır.

Saltanatı

1 Temmuz'da (1839) tahta çıktığında; Mısır sorunu Nizip yenilgisiyle (24 Haziran 1839) çıkmaza girmiş durumdaydı. Babasının cenaze töreni sırasında başvekil  Mehmet Emin Rauf Paşa'dan padişahın mührünü zorla alan, Meclisi Valayı Ahkâmı Adliye Reisi Koca Mehmet Hüsrev Paşa, kendisini sadrazam ilân ettirdi (2 Temmuz 1839).

Henüz Nizip bozgunundan haberi olmayan padişah, sorunu çözmek için orduya ve donanmaya harekâtı durdurmaları için emir gönderdi. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yı bağışladığını ve anlaşmak istediğini bildirmek üzere Köse Akif Efendi'yi Mısır'a yolladı. Bu arada düşman saydığı Hüsrev Paşa'nın sadarete gelmesinden korkan Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa, donanmayı Mısır'a götürüp, Mehmet Ali Paşa'ya teslim etti (3 Temmuz 1839). Nizip yenilgisinin haberi İstanbul'a ulaştı. İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya, verdikleri ortak bir notayla Mısır sorununun kendilerine danışılmadan çözülmemesini istediler (27 Temmuz 1839). Bu nota kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin bir tür güdümü altına girmiş oldu.

Tanzimat Fermanı 

Londra ve Paris'te, Osmanlı devletindeki ıslahat hazırlıkları konusunda görüşmelerde bulunan hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa, bir ıslahat programının gerekliliğine padişahı inandırdı. HazırlananGülhane Hatt-ı Hümayunu (Hatt-ı Şerif ya da Tanzimat Fermanı da denir) Mustafa Reşit Paşa tarafından 3 Kasım'da Gülhane'de okundu. Tanzimat dönemini açan bu belgeyle, yargılamasız kimsenin cezalandırılamayacağı, mal ve mülkünün zorla alımına gidilemeyeceği ilkesi getiriliyor, devletle birey arasındaki ilişkileri düzenleyecek yasaların çıkarılacağı açıklanıyordu.

Tanzimat Fermanı'nın uyandırdığı olumlu hava Mısır sorununun çözümünü kolaylaştırdı. İngiltere'nin önerisiyle, beş büyük devlet Londra'da bir araya geldiler. Mısır valisini destekleyen Fransa dışlanarak, 15 Temmuz 1840'ta İngiltere, Rusya, Avusturya, ve Prusya arasında Londra Antlaşması imzalandı. Mısır valiliği veraset yoluyla Mehmet Ali Paşa'ya bırakılarak, ele geçirdiği topraklar ve Osmanlı donanması geri alındı. Aynı devletler, aralarına Osmanlı Devletiyle Fransa'yı da alarak imzaladıkları Boğazlar Sözleşmesi ile (13 Temmuz 1841) Osmanlı Devleti'nin boğazlar üzerindeki egemenliği tanındı ve boğazlar yabancı savaş gemilerine kapatıldı.

Tanzimatın öngördüğü ilkeleri uygulamak için Meclis-i Âli-i Tanzimat kuruldu (1853). Her eyaletten, yörelerinin gereksinmelerini bildirmek üzere ikişer temsilci İstanbul'da toplantıya çağrıldı. Merkezden her bölgeye gönderilen imar meclisleri çalışmaya başladı. Mâliye, Fransa'daki örgütlenme temel alınarak düzenlendi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hıristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu. Fransız ceza kanunu çevrilerek uygulamaya konuldu. Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Mekâtibi Umumiye nezareti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.

Abdülmecit Tanzimat'ın uygulamasında karşılaşılan güçlükleri yerinde görmek amacıyla yurt gezilerine çıktı. 1844'te İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu,Çanakkale, Limni, Midilli, Sakız'ı ziyaret etti; 1846'da Silistre'ye kadar uzanan bir Rumeli gezisi yaptı. Her yıl Meclisi Vâlâyı Ahkâmı Adliye'yi bir nutukla açması, onun milletvekili düzenine yakın olduğu görüşünü destekler.

Tanzimat sonrası 

Devletin bütün kurumlarında başlatılan yenileşme çabaları, karşılaşılan tepkiler dolayısıyla istenilen sonucu vermedi. Abdülmecit zaman zaman tutucuları görevlendirmek zorunda kaldı. Olanaksızlıklar nedeniyle yeniden iltizam yöntemine dönüldü. 1840'ta kâime-i mutebere adıyla ilk kâğıt para çıkarıldı. Devlet ıslahat işleriyle uğraştığı sırada İngiltere ve Fransa'nın çıkar çatışmaları ve kışkırtmalarıyla Suriye ve Lübnan'da Dürziler ile Maruniler arasında olaylar çıktı (1845).

1848 ihtilâlleri sırasında Avusturya'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Macar yurtseverleri Türkiye'ye sığındı. Bab-ı Âli'nin, Avusturya ve Rusya'nın baskı ve tehditlerine karşın sığınanları geri vermemesi Avrupa'da Osmanlı Devleti'nin saygınlığını yükseltti. Eflak ve Boğdan'a da yansıyan ayaklanma, İngilizlerle yapılan Baltalimanı Antlaşmasıyla (1 Mayıs 1849) geçici olarak sonuca bağlandı.

Bir süre sonra ortaya çıkan kutsal yerler sorunu, Osmanlı Devleti ile Rusya'yı savaşa sürükledi. Kudüs'teki katolikleri korumak için başvuran Fransa'ya karşı, Rusya da ortodoksların haklarını korumak için harekete geçti. Bab-ı Âli'ye verdiği bir nota ile ortodokslara geniş haklar tanınmasını, bunların koruyuculuk hakkının da kendisine verilmesini istedi. Osmanlı hükümeti bunu kabul etmeyince de Eflâk ve Boğdan'ı işgâl etti. Bunun üzerine Abdülmecit, Rusya'ya savaş açtı (4 Ekim 1853). Osmanlı Devleti, müttefikleri İngiltere, Fransa, Piyemonte ile birlikte Kırım Savaşı'nı kazandı.

Yalnız, Paris'te imzalanacak barış antlaşmasından önce padişah, Tanzimat Fermanı'nı tamamlayan Islahat Fermanı'nı ilân etmek zorunda bırakıldı (18 Şubat 1856). Azınlıklara, savaştan önce Rusların istdiğinden daha fazla haklar veren bu belge, Paris Antlaşması’nı (30 Mart 1856)'da imzalayan İngiltere,Fransa, Rusya, Avusturya ve Piyemonte tarafından senet kabul edildi. Böylece, bir iç sorun olan ıslahat konusunda yabancılara müdahale hakkı tanınmış oldu. Buna karşılık Osmanlı Devleti imzacı devletlerin güvencesi altında bütünlüğünü koruyor ve Avrupa devletleriyle eşit haklara sahip sayılıyordu.

Siyasi buhranları bu şekilde atlatan Abdülmecit, yeniden ıslahat işlerine döndü. 1856'da askerlik teşkilâtı yedi ordu esası üzerine kuruldu ve Hıristiyanlar da askere alınmaya başlandı. Maarif-i Umumiye nezareti kuruldu (28 Nisan 1857). Avrupa'ya öğrenci gönderildi (1857). Mülkiye Mahreç Mektebi (1859), Telgraf Mektebi (1860) gibi bazı meslek okulları açıldı. Yeni toprak kanunu (Arazi kanunnamesi) yayınlandı (1857). Devletin gelir ve giderleri bir bütçeye bağlandı. Tersane yeniden düzenlendi.

Abdülmecit, çeşitli toplulukları eşitlik ilkesi içinde ve Osmanlılık düşüncesi çevresinde birleştirmeye çalıştı. Fakat, özellikle gayri müslimlerde uyanan ve batılı devletlerce desteklenen ulusçuluk duyguları böyle bir birliğin kurulmasını olanaksızlaştırıyordu. 1856 Islahat Fermanı'yla gayri müslimlere verilen geniş ayrıcalıklar, müslümanların tepkisine yol açtığı gibi, gayrimüslimler de askere alınma kararına karşı çıktılar. Osmanlı toplumu yeniden huzursuz bir ortama sürüklendi. Cidde'de (1857), Karadağ'da (1858) olaylar çıktı. Avrupa devletleri olayların bir Avrupa kurulunca denetlenmesini istediler.

Avrupa devletlerinin devletin içişlerine karışmasından hoşlanmayanlar, padişahı ve hükümet erkânını öldürüp Abdülaziz'i tahta çıkarmak için örgütlendiler. Kuleli Vakası olarak bilinen bu örgütlenme, bir ihbar üzerine dağıtıldı (14 Eylül 1859), önderleri cezalandırıldı.

Bu sırada mâli durum da çıkmaza girmişti. Savaş giderlerini karşılamak üzere ağır koşullarla alınan dış borçların hazineye büyük yükü yanında padişahın ve sarayın sorumsuz harcamaları da durumu gittikçe ağırlaştırıyordu. Devlet, Kırım Savaşı sırasında ilk kez dışarıdan borç almak zorunda kalmıştı (24 Ağustos 1854). Bunu ikinci (1855), üçüncü (1858), dördüncü (1860), borçlanmaları izledi. Beyoğlu sarraflarından alınan borçlar da 80 milyon altın lirayı aştı. Bunlar için rehin verilen mücevherlerle borç senetlerinin bir bölümü yabancı tüccar ve bankerlerin eline geçti. Durumu sert biçimde eleştiren sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa azledildi (18 Ekim 1859). İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya Bab-ı Âli'ye bir nota vererek, Islahat Fermanı'nda sözkonusu edilen ıslahatların gerçekleştirilmesini istediler (Ekim 1859). Bunların sağlanması için ayrı ayrı müdahalede bulunacaklarını da belirttiler.

Nitekim Rusya ilk adımı atarak, Bosna-Hersek, ve Bulgaristan'daki Hıristiyanların durumunu uluslararası bir kurulun incelemesini istedi. Bu sorun çözülmeden, Lübnan olayları yeniden alevlendi (1860). Ardından Şam olayı patlak verdi. Hollanda ve Amerikan konsolosları bu karışıklıklar sırasında öldürüldü (1860). Hariciye nazırı Fuat Paşa, olağanüstü yetkili olarak Lübnan'a yollandı. Fransa, Beyrut'a asker çıkardı. Sonunda Lübnan ayrıcalıklı sancak durumuna getirildi [9 Haziran 1868).

Mimari çalışmalar 

Sultan Abdülmecid, dışardan aldığı borçların bir kısmıyla saray ve köşkler yaptırdı. Dolmabahçe Sarayı (1853), Beykoz Kasrı (1855), Küçüksu Kasrı (1857), Edirne-Meriç Köprüsü (1847), Mecidiye Camii (1849), Teşvikiye Camii (1854) Hırka-i Şerif Camii (1851), döneminin başlıca yapıtlarıdır. Bezmiâlem Valide Sultan Gureba Hastanesi'ni yaptırdı (1845-1846). Yeni Galata Köprüsü de aynı tarihte hizmete girdi.

 

32- Abdulaziz ( 1830 – 1876 )

Abdülaziz Batı Avrupa'da ziyaretler yapan ilk ve tek padişahtır. 1867 yılında Paris'te açılan büyük bir sanat sergisine III. Napolyon'un daveti üzerine katılan Abdülaziz, sergiden sonra imparator ile temaslarda bulunmuş İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan gezilerinden sonra da geri dönmüştür. Ayrıca Richard Wagner'in Bayreuth operasına maddi yardımda bulunmuş ve davet edilmiştir. Seyahatlerinde İngiltere kraliçesi Victoria, Belçika kralı II. Leopold, Prusya kralı I. Wilhelm, Avusturya-Macaristan imparatoru François-Josef ve Romanya Prensi I. Karol ile görüşmüştür.

Osmanlı'da Abdülaziz döneminde Batı'yla iyi ilişkiler kurulmasına özellikle dikkat edildi. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'nın girdiği Batılılaşma süreci bu dönemde de devam etti. Ülke genelinde yeni vilâyetler ilân edildi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Eğitim sistemi örnek alınarak tekrar düzenlendi. Doğu Ekspres'in bir durağı olan Sirkeci Garı'nın temelleri Abdülaziz döneminde atılmıştır. Abdülaziz'in 15 senelik hükümdarlığı boyunca yaptığı bazı yenilikler şunlardır;

Yeni asker üniformaları hazırlandı.

İlk kez posta pulu kullanıldı.

Sahillere deniz fenerleri inşâ edildi.

Osmanlı Bankası açıldı.

Bugünkü Sayıştay ve Danıştay seviyesinde kurumlar oluşturuldu.

Lise ve sanayi okulları açıldı.

Orman madencilik ve tıp okulları açıldı.

Fransa, Avusturya ve İran yöneticileri İstanbul'a ziyaretlerde bulundu.

Döneminde yaşanan önemli olaylardan bir kısmı ise Rusya ve Avrupa devletleri'nin kışkırttığı Balkan isyanlarıdır. 1861-64 yılları arasındaki Karadağ İsyanı İkinci Karadağ Harekatı ile bastırılmasına rağmen, Karadağ sorunu büyümeye devam etti. 1861-66 yılları arasındaki Eflak-Boğdan olayları Birleşik Romanya'nın doğuşunu ve bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. 1862-67 yılları arasındaki Sırbistan olayları ise Türk askerlerinin Sırbistan'daki kalelerden çekilmesiyle sonuçlandı. 1866-68 arasındaki Girit Ayaklanması Girit Nizamnamesi ile çözümlenmeye çalışıldıysa da Girit'in kaybına giden olaylar dizisi başlamış oldu. Hıdivlikle yönetilen Mısır'ın özerklik haklarının genişletilmesi bu eyaletin 1882'de kesinkes kaybına yolaçan Mısır'ın borç sorununun ortaya çıkmasına başlangıç teşkil etti. Abdülaziz'in hükümdarlığının son yılları ise 1875-76 yılındaki Hersek İsyanı ile 1867'de başlayan ve 1876'da iyice yayılan Bulgar İsyanları ile mücadele ederek geçti. 30 Mayıs 1876 Darbesi ile tahttan indirildi. Gözaltında bulundurulduğu Feriye Saraylarında 4 Haziran 1876 günü bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu.

?- 5. Murat ( 1840 İstanbul – 1905 İstanbul )-?

Evet, 5. Murat’ın başlığına rakam yazmadık. Çünkü 90 gün oturduğu tahtta gerekli merasimler yapılmadığı ve aşağıda da okuyacağınız başka sebeplerden de dolayı, çoğu tarihçi onu Padişah saymamaktadır.

Sultan V. Murat, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz'in yerine 30 Mayıs 1876'da padişah oldu. Cülus ve biat tarihinin kararlaştırılan günden bir gün önceye alındığı kendisine bildirilmediği için dairesine gelen askerler tarafından tutuklanacağı vehmine kapılarak depresyona girdi. Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın arabasına binerken Paşa arabadan inmeyerek büyük bir protokol rezaletine imza atmakla beraber, belinden çıkardığı silahı korku içindeki V.Murat'a uzatmış ve korkusu bir kat daha artmıştır. Rıhtımdan çatanaya bindirileceği sırada denizin fırtınadan dolayı kabarması üzerine korkuya kapılarak binmek istememiş müdahale edilerek bindirilmiş, Sarayburnu'na geçilerek bir arabayla Beyazıt'taki Seraskerlik binasına ( Bugünkü İÜ Merkez Kampüsü) gidilerek orada biat törenine başlanmıştır. Sultan Abdülaziz'in Topkapı Sarayı'na nakledildiği haberi gelince acele ile Dolmabahçe Sarayı'na gidilerek törene orada devam edilmiştir.

Kısa süre içinde yaşadığı olayların etkisiyle artan korkusu yüzünden, törenin kısa kesilmesi kararlaştırılmış, toplu halde huzura alınan gayr-i müslim cemaat ruhanileri kendilerine mahsus kıyafetleriyle üzerine yürüyünce kaçmaya çalışmıştır. Seraskerlikte ve saraydaki tören sırasında geleneksel taht Topkapı Sarayı'ndan getirilememiş ve atalarının tahtına oturamamıştır. Padişahların törenle Cuma namazına gittikleri Cuma Selamlığı sırasında kendini sarayın havuzuna atmaya çalışması yüzünden bu törene bir daha cesaret edilememiş, daha da önemlisi saltanatının meşruiyetinin tasdiki anlamına gelen kılıç alayı yapılamamıştır. Bu sebeple ve 90 gün kadar tahtta oturduğu için çoğu kişi onu Padişah saymamaktadır. (T.K.)

Birkaç gün sonra Sultan Abdülaziz'in ölüm haberinin gelmesi ve ardından Hüseyin Avni Paşa'nın Çerkes Hasan adlı genç subay tarafından öldürülmesi olayları üzerine kendini tamamen kaybederek yatağında gözleri havaya dikilmiş halde hareketsiz kalakalmıştır. Hususi doktoru olan Dr. Kapolyon'un bir küvetin içine yatırarak elli sülük ile kan almak gibi son derece hatalı tedavi yöntemleriyle durumu dahada fenalaşmış ve adeta kendisinden ümit kesilmişti. Bu durumda kendisinden umdukları ümitlerin suya düştüğü kanaatine varan devlet adamlarının kararıyla 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 tarihinde indirildi.

Sonraki yaşamı 

II. Abdülhamit tarafından ailesi ile birlikte zorunlu ikamete mecbur edildi. Akıl sağlığı bir süre sonra düzeldi. İki yıl sonra Ali Suavi vakası patlak verince ailesiyle beraber Çırağan'ın bugün Beşiktaş Anadolu Lisesi olarak kullanılan harem binasına nakledildi. Bu olaya kadar tanınan bir takım serbestlikler tamamen kaldırılmış ve eski padişah ailesi ile beraber pek çok mahrumiyetlere maruz kalmıştır. Akıl sağlığına tekrar kavuştuğu yönündeki söylentilerin maiyetindeki bazı kalfalar tarafından ortalığa yayılması bu tedbirlerin alınmasında etkili olmuştur. Çırağan'ın dışarı ile tamamen irtibatının kesilmesi ve sıkı bir tarassut altına alınması bu dönemdedir. Ailesi ve maiyetindekilerle beraber kalabalık bir grubu oluşturmuşlar ve bu zümreye "Çırağanlılar" adı verilmiştir.

Günlerini piyano çalarak, torunlarına ithaf ettiği besteler yaparak ve onların müzik yönünde eğitimleriyle ilgilenerek geçirdi. 28 yıl süren bu uzun mahrumiyet yıllarında ailesi genişlemekle beraber kayıplar da yaşanmıştır. Çırağan yıllarında iki kızı, sekiz torunu ve Şehzade Ahmed Nihat Efendi'nin oğlu olan torun çocuğu Şehzade Ali Vasıb Efendi dünyaya gelmişlerdir (1903).

Bununla beraber Fehime Sultan'ın annesi Meyliservet Kadınefendi, kızı Aliye Sultan, torunu Celile Sultan, Selahaddin Efendi'nin ölü doğan iki oğlu ve üç gelini vefat etmiş bu kayıplar eski padişahı derinden sarsmıştır. Özellikle büyük bir sevgiyle bağlı olduğu annesi Şevkefza Valide Sultan'ın vefatından sonra günlerce kimseyle görüşmemiş, yemek yemeği bile reddederek kederini uzun zaman yaşamış, eski günlerindeki hayata bağlı halinden eser kalmamıştır. Kızı Hadice Sultan'ın, II. Abdülhamit'in damadlarından Kemaleddin Paşa ile giriştiği bir gönül ilişkisinin açığa çıkması üzerine şeker hastalığına yakalanmış ve bu rahatsızlığına eşlik eden kanlı basurunda etkisiyle 29 Ağustos 1904'de vefat etmiştir.

Sultan II. Abdülhamit tarafından sessiz sedasız ve gösterişsiz şekilde Yeni Camii Türbesi'nde annesinin yanına defnedilmesi emredildi. Cenazesi Topkapı Sarayı'na nakledilmiş, padişahlara mahsus şekilde Hırka-i Saadet Dairesi'nde gasledilerek teçhiz ve tekfini yapıldıktan sonra cenaze namazı için Sirkeci'ye getirilmiştir. Burada halkın dikkatini çekmemek ve herhangi bir taşkınlığı engellemek için askeri birlikler kordon oluşturarak sıkı tedbir almalarına rağmen, bazı gruplar kordonu aşarak tabuta ulaşmışlar ve eski padişaha duydukları saygıyı göstermişlerdir. Yeni Camii Turhan Valide Sultan Türbesi'ne ek olarak inşa edilen Cedid Havatin Türbesi'nde annesinin yanına defnedildi.

Kişiliği ve özel hayatı 

Çocukluğunda iyi bir eğitim alan Sultan V. Murat, iyi derecede Fransızca öğrendi. Okumaya ve edebiyata oldukça düşkündü. Fırsat buldukça Fransa'dan getirtiği kitapları, yabancı gazeteleri uzun uzun okur, veliahtlık döneminde Ziya Paşa, Namık Kemal gibi o devrin birçok şairi ile sohbetlerde bulunurdu. Müziğe de meraklı olan Sultan V. Murat, hem piyano çalar hem de batı müziği dalında besteler yapardı.  Schottich ve Valse bilinen eserleridir. Sultan Vahideddin'in deyişiyle ;

Biraderi (V.Murat'ı) terazinin bir tarafına, biz diger yedi biraderi öbür tarafına koysalar birader ağır basardı.

dediği kaynaklarda belirtilmiştir. Ailesine ve maiyetine karşı son derece kibar muamelede bulunan, gerçek nezaket sahibi, hassas bir duygu yapısına sahip, hitabeti ve davranışları ile çevresindeki kişileri etkileyebilen değerli bir kişilik yapısına sahipti.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
14969 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın


 Kahve Falı Yasağı, Tekke ve Zaviyeler Kanunu İçin Bir Hazırlık mı?

 

 Adnan Menderes Mahkemesini yenileme talebi İskilipli İçin Hazırlık mı?

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.35745.3789
Euro6.09556.1199
Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 5°