Site Menüsü
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam103
Toplam Ziyaret700817

Cumhuriyet'in ilk yılları incelenmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk -3- (1922-1938)

 

Önceki yazımızda Milli Mücadele’nin zaferi ile sonuçlanan Büyük Taarruz ve orduların İzmir’e doğru kaçan Yunan ordusunu takibi safhasında kalmıştık.











 

Büyük umutlarla Anadolu’ya çıkan ve Müttefiklerin desteğini alan yıpranmamış Yunan ordusu; peş peşe savaşlardan yorgun düşmüş, teçhizatsız, yüzbinlerce askerini kaybetmiş, mütareke imzalamış, padişahı sarayda sessizce oturan Türk Milletinden, hiç kimsenin beklemediği bir darbe almıştı:

-‘Dünya üzerinde istila orduları, Yunanlıların uğradıkları büyük bozgun gibi yenilgiyle pek az karşılaşmışlardır.’ (General C.H. Sherill, Atatürk İçin Diyorlar ki, s.29)

-‘Anadolu’daki Helenizm, Yunan devleti ve tüm Yunan ulusu, hiçbir kuvvetin kurtaramayacağı bir cehenneme düşmek üzeredir.’ (7 Eylül 1922, M.L. Smith, Anadolu Üzerindeki Göz, s.311)









Zaferin komutanı Mustafa Kemal Paşa olduğundan herhalde, içimizdeki bazı kompleks sahipleri bu zaferi küçültmek için var gücüyle çalışıyorlar. Halbuki Türk’ün zaferini küçültenlerin yabancılar, övenlerin ise Türklerden olması beklenir. Ama bakın bizde durum nasıl; okuyunca hangisi Türk hangisi değil anlamak zor :

-‘Burada bizim de meşhura itibar ederek kullandığımız ‘denize dökülme’ tabiri yerinde değildir. Hakikatte Anadolu ortalarına kadar sokulan Yunan askerlerine karşı, ciddi bir imha muharebesi yapmaya muvaffak olunamamıştır.’ (K . Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, s.363)

-‘Yunan ordusunun nasıl parça parça olduğunu bilmeyen yok!..9 Eylül günü İzmir rıhtımlarına nasıl sürünerek vardıklarını.. öğrenmeyen kalmadı.’ (A.J. Tonybee, Türkiye, s.129)

Yoruma gerek yok herhalde…..

Bu Gayri Resmi (Yalan) Tarih yazarları ve onları finanse edenlerin amacını az çok biliyoruz artık. Daha evvelki yazılarımızda, defalarca yalanlarını belgeleri ile çürüttük. Yalnız aşağıdaki linkte görebileceğiniz üzere, arkası kesilmiyor bu sorunlu tiplerin. Bir tarafta misal Prof. Dr. Halil İnancık, Ord.Prof Reha Oğuz Türkkan, Prof. İlber Ortaylı gibi, tüm dünyaca saygı görmüş, ve dünyanın en büyük üniversitelerinde dersler vermiş tarihçiler ve belgeler, diğer tarafta yazılarımız boyunca değindiğimiz ve şu an Mustafa Armağan gibi tarih mezunu bile olmayan yeni nesil gayri resmicilerin uydurmaları.

http://www.youtube.com/watch?v=xnTrmv6r7TQ

 

 

Biz yine gerçeklere ve Gazi Mustafa Kemal’e dönelim.

…………………………………….

Türk ordusu İzmir’e varmıştır. Halk sevinç gözyaşları içinde Mehmetçikleri karşılamaktadır. Yunanlılar ise sağ kalan askerilerini Müttefiklerin de desteğiyle kaçırmanın derdindedir.

Mustafa Kemal Paşa İzmir’e ordu ile beraber girmez. Bu hareketi bile çok önemlidir bence. Başkası olsa muzaffer bir edayla ön safta yürürdü diye düşünüyorum. O ise bir sonraki gün sessiz sedasız Kramer Palas otelinin salonuna gider. Ne etrafında polis, ne arkasında muhafızları, ne de korumaları vardır. Salon tıklım tıklımdır ve onu tanımayan garsonlar kapıda karşılar:

-‘Yerimiz yoktur efendim’

-‘Canım şöyle bir köşeye sığışsak’

Fakat Rum şiveli garson net cevap verir:

-‘Mümkünsüzdür efendim, yerimiz yoktur!’

Tam o sırada müşterilerden birisi, resimlerini gördüğü bu büyük adamı tanır. Ülkesini kurtarmış bu büyük adam kapıda garsonu ikna etmek için uğraşmakta ve sırasını beklemektedir! Ama müşteri görünce heyecanla bağırır:

-‘Mustafa Kemal Paşa geldi…’

Bütün salon ayaklanır. Alkışlar ortalığı çınlatmaktadır. Çığlıklar ortalığı inletmektedir. Ama o,  kimseyi rahatsız etmek istemeyen nazik bir müşteri gibidir. Gazinonun körfeze bakan bir penceresinin kenarında hemen donatılan masasında yerini aldığı zaman, artık Selanik’teki haşarı Mustafa Kemal’dir. Önce Rum garsona takılır:

‘Kral Konstantin de buraya gelip bir kadeh rakı içti mi?’

-‘Hayır Paşa efendimiz…’

-‘O halde İzmir’i neden almak istemiş?’

(F.R. Atay, Çankaya, s.321)

……………………………

Normalde sadece gülümsenebilecek bu anıyı bile alıp bakın nerelere götürüyorlar:

-‘M. Kemal İzmir’e geldiğinde zaferi bir Rum meyhanesinde kutlayacaktı. Lozan’da iki ulusun kardeş olduğunu öğrenecek, liselerimizin ders programlarından Osmanlı ve İslam Tarihini çıkartıp, Yunan medeniyet tarihini zorunlu ders yapacaktık. Olan olmuştu. Yunan klasiklerini tercümeye başladık. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Batı kültürünün de temelini oluşturan Grek kültürünü kendisi için milat kabul ediyordu.’ (A. Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, s.282)






Şu an Akil Adam!  olan A. Dilipak söz konusu olunca, 3 cümlede 5 yanlış hiç de şaşırtıcı olmuyor tabi.

1-M. Kemal’in gittiği Kramer Palas’ın o zamanki sahibi Naim Bey adında bir Türk’tür. (Nail Moralı, Mütarekede İzmir, s.76-77)

2-Meğer daha önceki yazımızda gördüğümüz gibi; ‘Yunanlılar Halife’nin ordusudur, onlarla çarpışmayın. Asıl düşman Milli kuvvetlerdir’ diyen Şeyhülislam ve Padişah Yunan dostu değilmiş de, Yunanlılarla savaşan ve onları denize döken Mustafa Kemal Yunan dostuymuş! Böyle dost sahiden düşman başına!

3-Ders programlarından Osmanlı ve İslam tarihinin çıkarıldığı da koca bir yalandır. Aksine misal 1931’de basılan ilk Resmi Türk Tarihi dizisinin 3. Cildi (Tarih III) sırf Osmanlı Tarihini işlemektedir. Baskısı, resimleri, renkli haritaları ile bugüne kadar yayımlanmış en özenli Osmanlı Tarihi kitaplarındandır.

4-Yunan medeniyeti de, asla ayrı ve zorunlu bir ders yapılmamış ama genel tarih içinde elbette yerini almıştır. Tüm milletler Genel Tarih bölümünde yerini alır. Yunan, Pers, Mısır vesaire.

5-Yunan klasiklerinin tercümesine başlanmıştı diyor. Evet başlanmıştı ama 1100 yıl önce! M.S.800’de Halife El Memnun tarafından tercümeler yapılmaya başlanmış ve o devirden beri sürekli faydalanılmıştır. Faydalananlar arasında; İbn-i Sina, Farabi, Biruni, Gazali gibi büyük İslam alimleri de vardır. Osmanlı’da da haliyle çok önceden beri Yunan tarihi incelenmiştir. Tarih öğrenmenin nesi ayıp o ayrı konu ama olmadık şeyleri yazmak ancak Yalancılar için geçerlidir ve bildiğim kadarıyla bu sözde dindarların sürekli tekrarladığı şey olan yalan, Haramdır!

Olan olmuştu diyor bir de! Evet olan olmuştu:  Bağımsız olmuştuk….

……………………………….

 

 

Mustafa Kemal ve Din -2-

Daha önceki yazılarımızda bu konuya değinmeye başlamıştık. Daha da değineceğiz. Burada hazır rakı muhabbeti açılmışken, şu an siyasi amaçlarla kullanılan bu jargona değinmek gerekir.

Öncelikle tekrar edelim ki; Mustafa Kemal haşa ne peygamber, ne ulema ne evliya ne de bir din adamı idi.  Zaten kendisinin de böyle bir iddiası hiç olmadı. Kişileri değerlendirirken ortaya bir ölçü birimi koymak ve bir kıyaslama mekanizmasına sahip olmak gerekir. Yani Mustafa Kemal’i yaptıkları ile değerlendirmek başka bir husus, kendi iddiası dışında ve şahsa göre değişen eksikleri ile değerlendirmek başka bir husustur. Nitekim onun çocukluğu, o dönemki Din eğitiminin yetersizliği gibi konulara daha evvel değindik.

Dinimizde kesinlikle söyleyebiliriz ki; alkol alanın Müslüman olmadığını söyleyenin kendisi  Din’den çıkar. Alkol almak ya da günah işlemek Müslüman olmaya engel değildir. Günahsız Müslüman hangimiz onu da sormak lazım tabi ki. Özetle rakı içmek v.s. olsa olsa örnek bir Mümin olmaya veya İmam falan olmaya engel teşkil edebilir. Keza bir insanın Müslüman olarak ölmesi ancak son nefesine bağlıdır. Ömrü boyunca namaz kılan bir insan, son nefeste İmansız ölebileceği gibi, günah işleyen bir insan da son nefeste İmanını kurtarabilir. Bu sebeptendir ki; Mustafa Kemal’e alkol alıyor diye Dinsiz demek, akla, mantığa ve dolayısıyla akla ve mantığa uygun olan Dinimize tamamen terstir.

Yazılarımız boyunca Cumhuriyet Kanunları ve iç isyanlar vesilesi ile bu konuya tekrar değineceğiz. Başörtüsünü yasak etmediği gibi gerçeklere değinirken, eleştirilebilecek konulara da değineceğiz. Ayrıca bu konu tüm detayları ile Dernek Toplantılarımızda irdelenecektir. Yine -Mustafa Kemal Atatürk ve Din- ayrı bir yazı konusu olarak, bu konunun ehli kimselerin verdiği bilgiler, net belgeler  ve detayları ile yayınlanacaktır. Şimdilik özetle şu cümleyi kurabiliriz; Allah’a şirk koşmadıkça; günah işlemek hiç kimseyi dinden çıkarmaz.

Özellikle Gazi Mustafa Kemal öldükten sonra çıkarılan bir çok kanun ve uygulama ona maledilerek, Mustafa Kemal’in şahsı yersiz yere yıpratılmaya çalışılmıştır. Bunlara da değineceğiz.

Aşağıdaki linkleri tavsiye ederek bu konuya şimdilik ara verelim:

http://www.youtube.com/watch?v=OMyVY6tLj_Q

………………

http://www.izlesene.com/video/cubbeli-ahmet-hoca-ve-ataturk/1062693

………………………

 

Bağımsızlık

 

Gazi artık Ankara’ya dönüyordu. Çünkü Savaş kadar Onurlu bir barış da zordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis’i temsilen 12 kişilik bir heyet Polatlı’da karşıladı. Mustafa Kemal’in Ankara ve Meclis’te karşılanışı ve yaşanılan coşkuyu tahmin edersiniz herhalde.

11 Ekim 1922’de önce Mudanya mütarekenamesi imzalandı. Artık önümüzde çetin bir yol vardı: Lozan!

 

Yalnız biz Lozan konusuna girmeden evvel, bir noktaya değineceğiz. Bildiğimiz gibi önce Saltanat sonra Hilafet kaldırılmıştı. Biz şu an saltanatın kaldırılmasını irdeleyelim.

 

Saltanatın Kaldırılması (T.K.)

 

Esasında daha 1921 yılında kabul edilen kanundaki ibare ile saltanatın varlığı yersizleşiyordu.

Madde 1- Hakimiyet, bila kayd-ü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın, mukadderatını bizzat bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

Sanırım bu cümle ile devletin idare şekli apaçık belli oluyordu. Ama ortada hala 2 başlılık mevcuttu. Hele Sultan Vahideddin’in tavırlarını detaylı bir şekilde inceledik. Esasında saltanatın kaldırılması konusunda, başlarda tartışmalar doğal olarak olsa da, en nihayetinde tüm vekiller hemfikirdi. Daha sonra Hilafetin kaldırılması hususunda muhalif sesler olmuştur ama bu konuda milletin de, dolayısıyla milletvekillerinin de fikri aynı idi. Zaten kanun teklifi de oybirliği ile kabul edildi. Halifelik ise oy çoğunluğu ile Abdulmecid’e verilmişti. Yetkileri ise o an için tanımsızdı denilebilir. Abdulmecid konusunda hatırlatmak isterim ki;

1920 yılında Mustafa Kemal, o zaman veliaht olan Abdulmecid’in yaveri  Yümnü Üresin ile Abdulmecid’e şu notu yollamıştı:

-İstiklal için mücadele eyleyen Milletimizin başına geçmek üzere Anadolu’ya geçmeniz mütemennadır (diliyoruz) efendim. TBMM Reisi Mustafa Kemal.

Ancak veliaht tahtını riske atmamış ve bu çağrıya uymamıştı. Bu konuyu kaynakları ile Vahideddin-3- yazımızda anlatmıştık.

 

Hanedanın durumu maalesef o kadar kötü idi ki; en son yine Halifelik Abdulmecid’e kaldı. Peki Osmanlı hanedanı niçin bu hale düştü?

Sultan Vahideddin-1- yazımızda belirttiğimiz gibi, Vahideddin’in kendisi bile ;

-Eğer akilane, bigarezhane ve bitarafane idareyi umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün devri ahırında bu bar-ı azimi (büyük yükü), vallahi, billahi, tallahi kabul etmezdim.

diyorsa, bu kısırlığın nedeni ne idi? Hanedan neden padişah sıfatına yakışır veliahtlar yetiştiremiyordu artık. Bu konular da tarihimiz açısından önemlidir ve hazırlıklarını yapıyoruz. Saraya kitapların girmesini yasaklayan, veliahtları odalarda hapseden, hanedanı halktan koparan zihniyete nasıl ulaştık ve bu geçiş sürecinde dış etkilerin ve hurafelerin etkisi nedir, konuşacağız. Ama biz şimdi konumuza dönelim.

 

Lozan (T.K.)

Lozan konusu ve detayları ayrı bir yazı başlığı olarak yer bulacaktır. Fakat burada, TBMM’nin eseri olan Lozan’ı ve İstanbul Hükümeti ve Padişah’ın eseri olan Sevr’i haritalar ile karşılaştırmak, herhalde durumu özetleyecektir. Nitekim Lozan ile büyük Osmanlı İmparatorluğu haritasını kıyaslayanlar bile var. Halbuki Tarih, tarihi bir sıralama ile anlatılır. Bugün elimizde bulunan toprakları Hun İmparatorluğu ile de kıyaslayabilirsin mesela, ama arada geçen süreci bilmek, konuşma ve yazmanın öncesinde; yazan için gereklidir.

Biz en son Sevr antlaşması sınırlarını kabule giden, işgal altında bir Ülke idik. Ordumuzterhis edilmiş, silahlarımızı teslim edilmiş, sahilinde düşman donanması demir atmış olan bir karışık dönem. Nitekim Sultan Vahideddin yazılarımızda bunları gördük. Dolayısıyla Lozan’ı ancak Sevr ile kıyaslayabiliriz. Çünkü Lozan’dan önce Yunanlılar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeni ve Rum çeteleri bir çok bölgemizde işgale girişmiş ve hatta topraklarımızda hakimiyeti ele geçirmişlerdir. Gayri Resmi Tarihçilerin aldatmacalı anlatım biçimlerini yeterince gördüğümüz kanaatindeyim. Biz burada sözü kısa keserek kıyaslamaya bakalım:

 

 SEVR HARİTASI



 

 

Ancak bu Lozan hususu, İsmet İnönü için milat olmuştur denilebilir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Lozan’a gidecek heyetin başkanlığına İsmet İnönü’yü seçerek bir nevi sonraki dönemin siyasetini ve hatta günümüzü de bir bakıma şekillendirmiştir. Bu seçim doğru oldu mu, bunları İsmet İnönü yazımızda göreceğiz. Ben şahsen başka seçimler yapılabileceğini veya Lozan’ı başarılı bir şekilde bitiren İsmet İnönü’nün karşısında bir başka adayın varlığının muhafaza edilebilirliğini daha evvel anlatmaya çalışmıştım.

Belirttiğimiz üzere Lozan Konferansına gidecek heyetin başkanı konusu muallakta idi. O sıra Başvekil Rauf Bey bu başkanlığa adaydı. Aynı zamanda Kazım Karabekir’de gönüllü gibiydi. Mudanya görüşmelerini başarı ile bitiren İsmet İnönü ise pek favori görünmüyordu. Hatta Rauf Bey, Mustafa Kemal’e İsmet İnönü’nün kendisine müşavir olarak verilmesini istiyordu. Verilecek karar geleceği etkileyecekti şüphesiz.

Kazım Karabekir bu seçim ile ilgili bir anıyı yazmıştır:

-19 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’ya barış konferansına kimi göndereceğini sordum: ‘Seni barış konferansına (Lozan’a) baş delege olarak gönderemem. İsmet Paşa’yı göndereceğim.’ Dedi. ‘Neden?’ diye sordum. ‘Çünkü’ dedi, ‘sen kendi kafana göre hareket edersin, İsmet ise sözümden çıkmaz.’

 

Bu konuşma bir çok şeyi anlatıyordur sanırım. Gerçekten de, Kazım Paşa’nın anılarını okuduğumuzda Mustafa Kemal’in bazı emirlerini yerine getirmediğini kendisi de yazmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk-2- yazımızda örneklerini bulabilirsiniz.

Rauf Bey için ise, yine Mustafa Kemal Paşa Nutuk eserinde şöyle der:

-‘Rauf Bey’in başkanlığı altındaki bir heyetin bizim için hayati önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum. Rauf Bey’in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissediyordum.

Ve nitekim karar verildi ve heyet başkanlığına İsmet İnönü seçildi. Söylediğimiz gibi bu ayrı bir yazı konusu olacaktır zaten. Biz şimdilik konferansın sonuçlarını yazmak ile yetinelim:

  • Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'na göre kabul edilmiştir.
  • Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.
  • Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosna köy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi.
  • Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla (Türkiye antlaşmanın bu maddesini uygulamadı) Türkiye'de, diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı. Yunanistan'ın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Böylece, Balkan Savaşı sonrasında imzalanan Atina Antlaşması  gereğince I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı toprağı olarak kalan Ege adaları Yunanistan'a bırakılmış oldu.
  • Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.
  • Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
  • Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır." Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
  • Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
  • Osmanlı'nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.
  • Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.
  • Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye'nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.
  • Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul'da kalmasına izin verildi.

 

Açıkta kalan ama kimsenin konuşamadığı Musul meselesi, hala muallaktadır. Hatırlatarak konumuza devam edelim.

 

 

Başkent Ankara ve Cumhuriyet

 

-‘Türk milletinin tabiat ve şiarına en uygun yönetim, Cumhuriyet yönetimidir.’ Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Neden Ankara? Bu soruya onlarca cevap verilebilir. Öncelikle İstanbul kozmopolit bir şehir olmuştu ve Müttefiklerin savaş teknolojileri biz uyurken çok fazla ilerlemişti. Sultan Vahideddin’in pencereden bakarak ‘Hoca, Hoca, bunlar her istediklerini yaparlar’ dediği düşman donanmalarına karşı savunmasız kalıyordu. Çanakkale bu Milletin yürekli savunmasıyla bir müddet engellemişti bu girişimi ama bir taraftan işgal görmüş ve Anadolu direnişiyle kurtulmuşsa da, diğer taraftan Rusya tehlikesi vardı her zaman. İstanbul’da kurulacak bir Meclis’in önünde İngiliz askerleri devriye gezebilecekti. Ayrıca bugün bile füze teknolojilerini göz önüne aldığımızda, başkentimizin ülkenin merkezinde olması lojistik manada ne kadar isabetli bir seçim yapıldığını gösterir. Misal bugün savaş çıksa, biz kendi topraklarımızdan,  Atina’yı vuracak mesafeye sahipken, Yunanistan topraklarından Ankara’ya ulaşmak, sanırım hala zor. Gerçi doğumuza Müttefik füzelerini kendi ellerimizle yerleştirdik bile ama bunlar bu yazının konusu değil.

………………………

Keza Kurtuluş Savaşında Ankara; Trakya, Ege, Akdeniz, Doğu ve Karadeniz arasında ciddi köprü görevi görmüş ve Milli Mücadele’nin merkezi olmuştu. Gazi Mustafa Kemal Paşa Selanikli idi ama mantıklı olanı seçti. Bu İstanbul’u idare etmeye başlamış olan Müttefiklere bir mesaj olmakla birlikte, bu seçim sayesinde en sonunda İstanbul ve Trakya yine bu vatanın eşsiz parçası olarak kaldı.

 

Devletin yönetim tarzının ise adı konmamış ama zaten kanunlarla şekillenmişti. Cumhuriyet oybirliği ile ilan edilirken, Cumhurbaşkanı da Gazi Mustafa Kemal oldu.

TBMM’de Muhalif Sesler (T.K.)

Saltanatın kaldırılması, cumhuriyet ilanı ve özellikle Lozan süreçlerinde meclis fazlasıyla yıpranmıştı. Şu an en ufak kanun tekliflerinde ne kavgalar edildiği düşünülürse, bu büyük değişimin güllük gülistanlık olması elbette beklenemezdi.  Bu süreçte yaşanan olayları yine ayrı bir yazı ile irdeleyeceğiz. Ancak temel bir kaç noktayı özetlememiz gerekli sanırım:

 

Evvela bu meclis bir savaş verilerek, yüzyılların gelenekleri bozularak ve yönetim değişikliğine gidilerek; Sevr, Lozan gibi süreçlerle Osmanlı’dan mütarekeye ve işgale, sonunda ise yeni bir devletin doğmasına şahitlik etmişti. Özellikle Lozan hususu ve İsmet İnönü’nün 2. Adam olarak öne çıkışı, Mustafa Kemal’in yakın çevresinde de çatlaklara neden olmuştur. Rauf Bey bu çatlaklardan belki de ilkidir. Hiç biz zaman İsmet İnönü ile yıldızı barışmamıştır. Diğeri ise her ne kadar İsmet İnönü ile yakın arkadaş olsa da, kendisini ondan daha üstün gören (ki üstün olduğu tarafları, tarafımca da tartışmasız vardır) Kazım Karabekir Paşa’dır. Yine Kurtuluş Savaşının büyük kahramanı ve önderlerinden Ali Fuat Paşa, bu ayrışmada taraf olmuştur. Gerçi Ali Fuat Paşa Mustafa Kemal ile arasını hiç bozmamış ve sonradan yine yanında yer almıştır. Tabi diğer isimlerde hiçbir zaman Mustafa Kemal aleyhine, eleştirel cümleler dışında aksi bir konuşma içinde olmamışlardır. Durum fikir ayrılığından ibarettir. Bunu daha evvelki yazılarımızda açıklamaya çalışmıştık. Gazi’yi siyasi anlamda en çok eleştiren Kazım Karabekir Paşa bile onun için anılarında ‘Lider’ der.

Ama anlaşılan o ki bu ayrışmada 3 ana husus vardır.

1-İsmet İnönü konusu

2-Hızlı Değişimlere ayak uydurmak ve/veya bazı konulara muhalif olmak.

3- Karanlık şahıslar.

İsmet İnönü konusu gerçekten derinliğine irdelenmesi gereken bir seçimdir. Bu konuda yeterli araştırmayı yaptığımı ve sonuç yazısını sonlandırmaya çalıştığımı bildirmek isterim. Lakin bunu ayrı bir yazıdan ziyade, evvela toplantımızda tartışmaya açmak ve sonrasında çıkarılabilecek bir özeti paylaşmak daha yerinde olur kanaatindeyim. Zira zaten Gazi Mustafa Kemal Atatürk yazılarımızdan sonra İsmet İnönü’ye ve daha sonra Adnan Menderes’ten bugüne uzanacağımız için, bu konuyu zaten yazmış olacağız da.  

Değişimlere gelince; gerçekten de çok hızlı ilerlemiştir her şey. Mustafa Kemal’in zekası öyle tarif edilebilecek bir zeka değildi çünkü. Bunca sıkıntının arasında neyi ne zaman düşündüğünü anlamaya çalışmak bile gerçekten güç. Misal Cumhuriyetin ilanı konusunda Rauf Bey önce muhalefet etmiş sonra kürsüden, en iyisinin bu olduğuna kanaat getirdiğini kendisi söylemiştir. Ancak bu örnekten anlayacağımız üzere, herkes bu ani değişimlere önce anlık tepkiler veriyor sonra yavaş yavaş meseleyi idrak ediyordu. Daha bir meseleyi idrak etmeden yeni bir değişim çıkıyor, bu sefer insanların kafası karışıyordu. Lozan, Saltanat, Cumhuriyet, Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya geçişi, Hilafet, Devrimler vesaire bir çok köklü ve radikal adımlar peş peşe geliyordu…..

Şu an iktidar partisi mutlak bir güce sahipken bile, hem de bunca medya gücüne rağmen, %80’in üzerinde bir mutabakat sağlanmış başörtüsü meselesini bile 13 yılda tam oturtamamışken, o günü, hem dönemin şartlarıyla, hem teknolojinin yetersizliği ile, hem de değişimlerin ne kadar derinlemesine olduğunu düşünerek değerlendirirsek, insanların muhalif olması normal geliyor elbette.


3 yıl içinde olan değişimleri bazı devletler 100 yılda atlatmıştır esasen. Bazıları ise hala atlatamadı. Meşhur Fransız Devrimi bile yaklaşık 10 yıl sürmüş ve hatta sonuçsuz kalması da göz önüne alınırsa, etkileriyle onlarca yıl sürmüşken, birkaç yılda olanlara akıl yetişemeyebiliyor. Ama o kadar geri kalmıştık ki, bu olmalıydı sanırım ve bunu da ancak Mustafa Kemal yapabilirdi. Peki hiç mi hata olmadı? Hayır demek mümkün mü? Ama yapılanlara bakıldığında, hataları kıyaslarsak, devede kulak tabiri bir kenara, samanlıkta iğne bile değildir. Detayları konuşmaya hazırız; altyapısıyla. Günümüze kadar yapılacak kısa özetten sonra zaten artık günümüzü ve bu detayları değerlendireceğiz. Bir taraftan asıl güncel meselelere ve bu nüanslara hazırlandığımızı bu vesile ile hatırlatmak isterim. Özetle bu konuda şunu söyleyebilirim ki şimdilik; şu an için eleştirilebilecek ve hatta hata kabul edilebilecek bazı şeyler bilerek yapıldı. O gün yapılmaları gerekiyordu. O yüzden bazı hatalar olmasa, doğruya ulaşmak imkansız olurdu. Bize bu fırsatı, bazılarının hata dediği o kararlar tanıdı.

3. etken ise bazı karanlık şahıslardır. Nitekim Kazım Karabekir’in kızının bir önceki yazımızda ‘Babamı Atatürk ile görüştürmediler’ demesi ve benzer olaylar, bizi bu noktayı araştırmaya itmiştir. Gazi’nin çevresindeki bir kaç şahıs, araştırılmaya değerdir. Ama bu konular toplantılarımızda değerlendirilecektir.

 

Biz konumuza dönelim.

 

Meclis dağılmak üzereyken bir hadise: Ali Şükrü Bey-Topal Osman Olayı

 

İlk Meclis savaş meydanlarından, bağımsızlığa çıkmıştı. Bu yüzden bu dönemki Meclis’e; Gazi Meclis denir. Ve Gazi Meclis artık yorulmuştu. Hele ki; son dönemlerinde…

 

Özellikle Lozan görüşmeleri sürerken, durumdan istifade etmeye çalışanlar, gelişmeler hakkında türlü iddialar ortaya atıyorlardı. Savaşta belki tek kurşun bile sıkmamış bazı güç sahipleri, zaferden nemalanmak ve ön plana çıkmak için her türlü durumdan istifadeye çalışıyorlardı. Buna yine zaferde kendince pay sahibi olanlar (ki hakları ödenemez) ama savaş sonrası için kapasitelerinden fazla mevkiler hayal edip, hayal kırıklığına uğrayanları da katarsak, muhalif sesler ve gruplaşmalar hemen başlamıştı.

Bu esnada, TBMM’yi sarsan bir olay oldu. Ali Şükrü Bey adındaki vekil cinayete kurban gitti. Tahkikattan sonra cinayeti işleyenin Topal Osman ve adamları olduğu ortaya çıktı. Bu olay Gazi Meclis’in kapanmasından 4 gün önce, yani 27 Mart günü olmuştu. Yıpranan Meclis’e son günlerinde bir darbe daha inmişti. Topal Osman- Ali Şükrü Bey konusu ayrıca irdelenecektir. (T.K.) Zira Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’e muhalif bir şahıstı ve olaydan kısa süre evvel Meclis’te tartışmışlardı. Topal Osman ise, Mustafa Kemal’in korumaları içindeki bir bölüğün de bağlı olduğu ciddi bir kuvveti olan ve kurtuluş savaşında emeği geçmiş bir insandı. Tahkikat sonunda evi sarıldı, teslim olmayan Topal Osman ve bir kısım adamı ölü ele geçirildi.






Ali Şükrü Bey’i Mustafa Kemal’in öldürttüğünü söyleyenler hala vardır. Olaylara; her şey olabilir mantığıyla bakan birisi olarak, Meclis dağılmadan sadece 4 gün önce, tekrar Vekil seçilemeyebilecek (ki seçim sonuçlarında göreceğiz) birisini hakikaten Mustafa Kemal öldürtmüş olabilir mi? Mustafa Kemal gibi bir deha, bu kadar aleni şekilde şüpheli duruma düşer mi?

Mustafa Kemal’in yapısını ve dönemi onlarca kitap ile hemen hemen anlamış bir insan olarak söyleyebilirim ki; mantığa sığmıyor. Cinayet Topal Osman’ın evinde işlenmişti. Ali Şükrü Bey’in orada ne işi vardı? Birçok soru işareti mevcuttur. İhtimal ki; Topal Osman, Ali Şükrü Bey’i Mustafa Kemal’e olan sert sözleri için öldürmüş olabilir. Ancak yargılanmayı kabul etmemiştir. Mustafa Kemal için zor bir an olduğu kesin. Sonuçta savaş kanunları geride kalmış ve artık TBMM ve Devlet kanunları yürürlüktedir. Her ne kadar Gazi Mustafa Kemal, Topal Osman’ın bu eski metodlarını haliyle savunamamış olsa da, onun mezarını sonradan ziyaret etmiş ve onun için ‘Cumhuriyet şehidi’ benzetmesi yapmıştır. Dediğim gibi derinlemesine irdelenecek bir konu. Bu meseleyi kapatmayacağımızı hatırlatırım.

 

Zaten kurtuluş savaşından Devlet idaresine geçişte bu ve buna benzer olaylar görülmüştür. Çerkez Ethem olayı ve benzerleri bize gösteriyor ki; savaşta bir nevi milis ve/veya çete düzenli kuvvetler oluşturmuş olan sivil şahıslar, artık bir Devletin kurulduğunu ve uyulması gereken kanunlar olduğunu idrakte zorlanmışlardır. Osmanlı’nın son dönemi iyice ayyuka çıkan eşkiyalık, yeni Devletin otoritesi karşısında kalmıştı. Misal Topal Osman ki; Giresun’da kendisini seçimsiz Belediye Başkanı ilan edebilecek kadar başına buyruk bir yapıya sahipti. Osmanlı döneminde de hakkında suçlamalar olmuş ve af çıkana kadar uzun dönem saklanmıştı. Kurtuluş savaşında her nefere elbet ihtiyaç vardı ve Topal Osman’ın da büyük hizmetleri olmuştur. Ama konu Cumhuriyet olunca, artık eski metodlara yer kalmamıştı. Artık bir otorite ve nizam olmalıydı. Ancak söylediğimiz gibi, insanların bu yepyeni duruma alışmaları zaman almış, hatta bazıları alışamamıştır. Bu olaylara değineceğiz, şimdilik konumuza dönelim.

Gazi Meclis kapandı. Artık devleti seçimler ve yeni bir dönem bekliyordu…

Seçimler ve Cumhuriyet Halk Partisi

Gazi Mustafa Kemal için, Kurtuluş savaşı için örgütlenmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ‘nin artık bir siyasi parti olma zamanı gelmişti. Seçimlere gidildi ve muhalif tek bir vekil seçilmeden seçimler bitti. Buradan hareketle; Gazi Mustafa Kemal, Ali Şükrü Efendiyi öldürtmek yerine 4 gün sabredebilirdi tezimi hatırlatırım.

Cumhuriyet Halk Partisi 9 ukde üzerine kurulmuş idi:

1- Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir. Bu değişmez düsturumuzdur.

2- Kasım 1922 kararıyla saltanat mülgadır. Hukuk hakimiyet ve hükümrani, gayri kabili terk ve tecezzi ve ferağ (terkedilmez, parçalanmaz ve devredilmez) olmak üzere Türkiye halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti maneviyesinde mündemiçtir.

3- Memlekette emniyet ve asayişin muhafazası en mühim vazifedir.

4- Mahkemelerimizin süratle adaleti dağıtması temin edilecektir.

5- İktisadi kalkınma temin edilecektir.

6- Halkın askerlik müddeti azaltılacaktır.

7-İhtiyat zabitlerinin (Yedek subayların) istikbali temin edilecektir.

8- Memurlar meselesinin tespit ve ikmali, halk işlerinin çabuk neticelenmesi.

9- Harap yerlerimizin süratle imarı.

Bu amaçlar gerçekleştirebildi mi? Göreceğiz ki; fazlası da gerçekleşti. Özellikle ekonomik özgürlüğün ele alınması, hem de üzerimize kalan Osmanlı borçlarına ve vergi toplayacak paralı bir halk olmamasına, iş gücünden mahrumiyet, savaş yorgunluğu, teknoloji de gerilik gibi türlü nedenlere rağmen yapılanlar mucize gibiydi. Bunları detaylandıracağız.

İmparatorluktan sonra, direkt olarak çoklu seçime girebilen tek bir ülke yoktur. Elbet bir geçiş süreci, yani tek partili dönem vardır. Doğu ülkeleri zaten bağımsızlığına bile sahip değildi ama şu an medeniyet olarak çok üstümüzde saydığımız Avrupa ülkelerinden bile daha erken çoklu seçimlere girilecek siyasi ortam da sağlanacaktı. Misal İspanya’dan, İtalya’dan daha evvel, ya da Almanya ile hemen hemen aynı dönemde çok partili seçime girilecektir. Yani yeri gelecek, Cumhuriyet Halk Partisine muhalif bir parti gerekliliği zamanla açığa çıkacak ve bu partilerden birini de Gazi Mustafa Kemal kendi eliyle kuracaktır.

Çok Partili dönemler ve demokrasi adına atılan adımların ne kadar hızlı olduğunu incelemek gerekir. Keza devrimlere özet halinde de olsa değinmeliyiz. Tabi herkesin bildiği şeyleri tekrar etmek yersiz ama en azından mantığı hakkında birkaç cümle etmeliyiz.

Bu konulara girmeden evvel bir büyük meseleyi açığa kavuşturalım.

 

Hilafet-Halifelik ve Kaldırılması

Halifelik hakkında dini hususlara girmek ayrı bir uzmanlık gerektiriyor ve bu konuda detaylı yazılarımızın yayınlanacağını belirtelim. Ancak tarihi bir özetle ve birkaç hususa dikkatinizi çekerek, tartışma sınırlarımızı belirlememiz gerekir kanaatindeyim. Misal Halifeliğin tarihi süreci ile ilgili aşağıdaki linkleri tavsiye ederim. Özellikle Osmanlı hususunda en bilgili insanlardan sayabileceğimiz ve uluslararası anlamda da kabul gören Prof. İlber Ortaylı’nın anlatımıyla, genel bir giriş yapalım.

http://www.youtube.com/watch?v=Nm2IVkQdubk


........


http://www.youtube.com/watch?v=IWuqGVdV4m8



........

 

 

Halife dediğimizde elbette en az tartışılan isimler şüphesiz 4 halifemizdir. Tabi en az tartışmalı diyorum çünkü daha ilk Halife üzerinde bile fikir ayrılıkları başlamıştır. Konu çok derin bir konu elbette. Bu sebepten dikkatli konuşmak ve kelimeleri özenle seçmek zorunda olduğumun farkındayım.

Öncelikle ‘Halifelik’ nedir sorusunun iyi yanıtlanması gerekir. Tartışmasız diyeceğim ama kimi inançlar için 4 halife bile tartışmalıdır. Ancak benim de dahili olduğum Sünni mezhebine göre, 4 halife tartışmasızdır. Bu 4 halifemizden 3’ünün (Hz. Ömer, Hz Osman, Hz Ali) öldürüldüğünü düşünürsek, zaten İslam dininde ayrılıklar bu devirde bile baş göstermiştir. Bu konuların detayına elbet bu yazıda girmeyeceğiz. Lakin Şiilik, Alevilik, Haricilik ve daha birçok farklı kollara göre 4 Halife bile kabul görmemektedir. Bunlar işin detayıdır elbette. Sünni mezhebinde bile 4 halifeden hemen sonrasında ayrışmalar başlar. Lakin genel olarak bakarsak, yukarıda verdiğimiz linklerde tarihi süreç kısaca özetlenmiştir.  Zaten dinde ayrışmalar, siyasi tarihin hemen ardından, başlangıcından itibaren her mezhep için ayrı başlıklarla yazılacaktır.

Yalnız benim dikkat çekmek istediğim husus başka. Bu 4 büyük Halife, seçim ile gelmiştir. Tabi seçen kurul, o zamanın ileri gelenleridir. Halk oy kullanmamıştır. Ancak ortada bir seçim vardır ve babadan oğula geçme durumu asla söz konusu değildir. Abbasiler ve Emeviler döneminde durum değişmiştir. Yine dikkat edilecek husus Selçuklu Sultanları, hakimiyeti ele geçirseler de, Halifelik sıfatını almamışlardır. Halife ayrı ve Din hususlarında bir otorite sıfatıyla kalırken, Sultanlar Devlet idaresi ile meşgul olmuşlardır. Daha sonra linkte de görebileceğiniz için detayına girmemekle birlikte, Halife Mısır (Memluk) Devletine sığınmıştır. Burada da Memluk Sultanı ayrı, Halife ayrı bir konumdadır.

Osmanlı da ise, her ne kadar Yavuz Sultan Selim’den itibaren resmen diyebileceğimiz bir şekilde, Halifelik Osmanlı’ya geçse de, Padişahların Halife sıfatını kullanması daha sonradır. Burada dikkat edilecek husus, halifeliğin tekrar babadan oğula geçmesidir. Bu durum için diyebilirim ki; 4 Halifenin yöntemine terstir. Bunlar kendi içinde ciddi bir değerlendirmeyi hak eden mevzuulardır ve irdeleneceklerdir de.

 

Gelelim Osmanlı’nın son dönemine. Halife sıfatı artık güçlü devletlerin güdümüne girmiştir. Bunu açıkça ifade edebiliriz kanaatindeyim. Emperyalist güçler, Müslüman sömürgeler üstünde ağırlık koymak için Halife’yi kullanmayı, siyasi bir amaç saymışlardır. Zaten bu dönemleri ve Halife’nin kimi zaman Alman İmparatorluğu ( Bknz:  5. Reşad ve İttihat ve Terakki Dönemi yazımız), kimi zaman da İngiliz İmparatorluğu’nun neredeyse birer piyonu durumuna düştüğünü belgeleri ile yazmıştık. (Bknz: Sultan Vahideddin 1, 2 ve 3 yazılarımız.)

Gelelim hilafetin kaldırılmasına…..

Hilafet konusunda 2 garip iddia var. Bunlara detaylı değil ama 1 cümle ile cevap verelim.

Misal Mustafa Kemal Halife ve/veya Sultan olmak istiyordu iddiası. Buna sadece şu soruyu sorarak cevap vermeyi yeterli buluyorum : ‘Halifeliği ve Saltanatı ortadan kaldırmaya gücü yetenin, Sultan olmaya gücü yetmez miydi?’

Yine bir iddia da, Halifelik kalktıktan sonra Müslümanların çöküşe geçtiği. Herhangi bir tarih kitabına bakarsanız göreceksiniz ki; bütün Müslüman ülkeler, bağımsızlıklarını Halifelik kalktıktan (1924) sonra elde etmiştir.

Tabi demiyorum ki çok iyi olmuştur. Bunu tartışacağız. Ama o devirde yapılması gerekli görülmüştür. Ve sonuçta bunun günümüze etkilerinin kar-zarar dengesi tartışmaya açıktır. Halifelik konumu düzgün çalışabilseydi elbette faydaları çok olurdu. Ama mekanizma çalışmıyordu artık. Zira ‘Cihat’ fetvaları bile yerini tam olarak bulamıyordu.

Nitekim saltanat kalkmış; Halife Abdülmecid olmuş ancak yetkileri belirlenmemişti. Devlet yönetiminde bir etkisi yoktu. Halife Abdülmecid, esasında kötü bir insan sayılmazdı ama üzerindeki sorumluluk artık askıda kalmış ve biraz empati yaparsak anlayabiliyoruz ki; ağırlaşmıştı. Ayrıca çevresi, bu durumu Ankara aleyhine kullanmak isteyenlerle doluyordu. Nitekim hazineden alınan payın yükseltilmesi talebi, linkte öğrenebileceğiniz sebepler, eğitimin bir çatı altında toplanması amacı ve iki başlılık v.b. nedenlerle Gazi Mustafa Kemal, artık bu kurumun kaldırılmasına karar vermişti. Kendince sebeplerini Nutuk eserinde uzun uzun anlatmıştır. Tekrar etmeyeceğiz. Ama okumanızı da tavsiye ederiz. Biz burada üstüne bastığı bir noktayı hatırlatalım:

-‘Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.’ Nutuk. s. 392


................................

 

Velhasıl artık Hilafet yoktu. Meclis oybirliği ile kararını verdi…..

Şu an ise Diyanet İşleri var, ve Dini hükümlerde yine sorulara cevap verebilecek ve yönlendirebilecek bir mekanizma. Ama günümüzde bile, Dini hususlarda kimsenin dediği, diğerinin söylediğini tutmayabiliyor. Millet kime inanacağını şaşırmış durumda. Asıl sorun bu galiba. Dinde kutuplaşma had safhada. İlk çözmemiz gereken sorunlardan biri bu ve bu konuda hazırlıklar yaptığımızı hatırlatırım.

Zaten güçlü bir Devlet olabilirsek, diğer Müslüman ülkelerin Hamilik görevi yine bize düşer hiç şüphesiz. Ama önce kendi içimizde sağlıklı bir sistem oturtmalıyız. Diyanet İşleri daha aktif olabilir ve tüm ayrımları engelleyebilecek hale gelebilirse sorunlar minimize edilebilir. Tabi atama mekanizması daha sağlıklı bir hal almalı. Detayları konuşacağız…..

 

……………….

Farkındaysanız yazı boyunca, Atatürk’ün iyi taraflarından daha fazla; en çok eleştirildiği konulara soğukkanlılıkla değinmeye çalışıyoruz. Onu anlayacağız ve anlatacağız. Ve bunu her şeyi ve özellikle konuşulmayanları konuşarak başarabiliriz. Yoksa Atatürk’ü övmekten daha basit bir şey yoktur sanırım.




 

Şimdi devrimlere kısa bir göz atarak, Cumhuriyetin ilk yıllarına geçelim.

Atatürk Devrimleri

Klişe adı kullanmayı tercih ettik. Çünkü şu an bu adı en sık kullananların, Gazi’nin ne yapmaya çalıştığını pek anladıklarını sanmıyorum. Onlar anlamaz ise, diğerlerini garipsememek lazım. Atatürk’ü anlamadan körü körüne Atatürkçü olmak, bu milletin başındaki en büyük dertlerden birisidir. Ve Gazi’ye verilen zararın kaynağıdır. Elbet bakış açımızı ve doğruları toplantılarımıza saklıyoruz. Zaten yazmaya kalksak aylar sürer. Şu an binlerce sayfayı bulan günümüze bakış dökümanlarımızı, Dernek üyelerimizle paylaşmaya ilk Genel Kurulumuzda başlayacağımızı belirtelim.

Burada birkaç örnek vereceğiz.

1-Kadına seçme ve seçilme hakkı Fransa’da 1944, İtalya’da 1945, Yunanistan’da 1952, Belçika’da 1960 ve İsviçre’de ise 1971’de verildi. Türkiye’de ise bu hak 1930 yılında verildi. Kıyasladığımız ülkelere dikkatinizi çekerim.

 

Türkiye 74 yıl önce parlamentodaki kadın temsil oranıyla dünya ikincisiydi, bugün ise dünya ve AB ortalamasında son sıralarda yer alıyor.

 

2-Şapka inkilabı en çok tartışılan konulardan birisidir. Açıkcası Gazi şu an yaşasa; asla ve asla şapka giyilmesini istemezdi. Her inkılap, yapıldığı zamana ve ortama göre değerlendirilmeli. O dönem, fes giyilmesi yaygındı. Ki fes dediğimiz, yeniçeri ocağının kapatılması döneminde Rumlardan görülerek kullanılmaya başlanan bir kıyafetti. Milli değildi yani. Ama nedense millet fazla benimsemişti. Şapka ne kadar yeni ise, bir yüzyıl önce de fes o kadar yeniydi halbuki. Lakin dönemin Avrupası’na baktığımızda, fes ile dalga geçiliyor, bir nevi ‘hasta adam’ın sembolü haline geliyordu. Türkiye’yi ve Türkiye üzerinden İslam Dinini, gerici ve cahil görme ve gösterme hastalığının sembollerinden birisi olan fesi kaldırmak, Dünya’ya verilebilecek bir mesajdı. Çünkü biz hem Müslüman hem de çağdaş olabilirdik. Bazı şeyleri kaldırmak içinde, buna alternatif bir şey geliştirmek gerekir. Sadece giymeyin demek yeterli değildir. Zira bu inkılapta zamanla yerine oturmuş, artık ne şapka ne fes takmadığımızı düşünürsek, hedeflenen amaca ulaşılmıştır diyebiliriz.

 

 

Ancak bu inkılabın bir başka ve belki daha önemli bir sebebi daha vardı. Sarık ve cübbe salgını. Salgını diyorum çünkü Dini sembolize eden bu tür kıyafetler, dini kullanmak isteyen herkes tarafından giyilir olmuştu.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk-1 yazımızda değindiğimiz gibi, devletin örgütlenmiş herhangi bir eğitim sistemi olmadığı için, mahallede  beş on dua ezberleyen, hocayım diye mektep açar, okuma yazması olmayan ve Allah denildiğinde saflık derecesinde inançlı olan halkı, Din kisvesi altında her dediğine inandırırdı. Zaten hurafe dediğimiz ve dinimizle esasen alakası olmayan birçok saçmalık böyle ortaya çıktı. Dikkat edilmesi gereken nokta; Gazi Mustafa Kemal, sadece yetkili hocaların cübbe giymesine izin verdi.

Her bir inkılabı kendi içinde değerlendirmek gerekir özetle. Biz hepsine ve günümüze etkilerine değineceğiz.

3- Hele ki büyük Eğitim Reformunu bir dahaki yazımıza bırakıyoruz. Ama burada birkaç rakam bile her şeyi anlatabilir aslında:

Osmanlı’nın son dönemi, erkeklerde okuma-yazma oranı %4, kadınlarda ise %0,7.

1923 yılında tüm ülkede liselerde okuyan öğrenci sayısı 1241.

1923-24 döneminde Öğretmen okullarından mezun sayısı: 151 kişi!

1950 yılında öğretmen sayısı: 8900’ü kadın olmak üzere : 34.922

1950 yılında öğrenci sayısı : 570.587’si kız olmak üzere : 1.951.039

Bu mucize nasıl olmuştu? Bir dahaki yazılarımızda ve özellikle İsmet İnönü yazılarımızda detaylarıyla göreceğiz.

Toprak reformu, zirai gelişmeler, sanayileşme vesaire, rakam rakam yine bu yazılarımızda verilecektir.

 

 

Ekonomi

Birinci harbin sonunda, 1919 yılında dünyanın %77,2’si sömürge ve yarı sömürge halindeydi. O zaman 1.777.000.000 olan Dünya nüfusunun 1.230.000.000’u sömürge ve yarı sömürge halkı idi. (Polit, Lt., 1963) Yarı sömürgeler her ne kadar şeklen bağımsız görünseler de, siyasi ve iktisadi anlamda güçlü devletlerin kontrolü altındalardı. Osmanlı da bu durumdaydı. Bunu o döneme ait yazılarımızda gördük.

Burada başarıları anlatmak için şu kapitülasyonları kısaca hatırlayalım:

İlk kapitülasyon 1536’da ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa’ya bir sefaret imtiyazı şeklinde verildi. İkincisi 1569’da ve 2. Selim zamanında, Fransız gemilerine ve dolayısıyla ticaretine imtiyazlar sağladı. Elizabeth devrinde bundan geçici olarak İngilizler de istifade ettiler. Üçüncü kapitülasyon 1581, dördüncüsü 1597, beşincisi 1604, altıncısı 1673, yedincisi 1740 senelerinde, yani denilebilir ki; hep kuvvetli devirlerimizde verildi. Ama Osmanlı Devletinin son devresinde iş oraya varmıştı ki, Avrupa devletlerine karşı ne gümrüklerimizi arttırabiliyorduk (gümrük %3 ), ne de Avrupalılara adli tatbikat yapabiliyorduk. İstanbul’da yabancı postaneler vardı. Mektepler, kiliseler, mali müesseseler imtiyazlıydı. Yabancı işletmeler bile kapitülasyonlara göre bazı haklar sağlıyordular. Düyun-u Umumiye’ye gelince, bu bir ‘borçlar idaresi’ idi. Devlet içinde devletti. Osmanlı borçlarının tahsili ve idaresi işleriyle meşguldü.

İlk dış borçlanma 1854’te yapıldı. 1854-1877 arasında devler 19 dış borç mukavelesi imzaladı. Borçlanılan miktar 251.209.758 altın lira, fakat ele geçen para 135.015.751 altın lira idi. Üstü iskontalar vesaire şeklinde dışarıda paylaşıldı. 1876-1878 harbinde gayet ağır şartlarla 10 milyon lira aldık. 1881’de resmen iflasımıza gidildi. (Tarihe dikkatinizi çekerim.)

1881 Muharrem Kararnamesi ile bir konsolidasyona varıldı. Devletin başlıca 7 gelir kaynağı yabancı alacaklıların idaresine verildi. Yabancıların kurduğu bir alacaklılar idaresi (Düyun-u Umumiye İdaresi) devletin yedi gelir kaynağına el koydu. Borçlar yekunu 237 milyondan 142 milyona ve ödeme taksiti 3 milyona indirildi. Borç azaltıldı ama gelirlerde satıldı yani.

Sonra gene borçlanmalar başladı. 1881-1914 arasında 26 dış borçlanma mukavelesi imzaladık. Bunların yekunu 102.314.473 liradır.

Lozan antlaşması sırasında alacaklılar 161 milyon altın liranın henüz ödenmemiş olduğunu belirttiler. Bunlardan bir kısmının bizden ayrılan topraklara taksimi suretiyle borcumuz 107,5 milyon lira olarak kabul edildi. Borç namusumuzdu ve ödenecekti. Ama nasıl…

Cumhuriyet Duyun-u Umumiye’yi tamamen kaldırdı.

Lozan’da kapitülasyonlar da kaldırıldı. Bu bile anlatılması zor bir başarıdır.

1933 yılında Paris antlaşması ile kalan borçlar taksite bağlandı ve bu Cumhuriyet anlatılmaz yoklukların içinde borçlarını tamamen ödedi. Bu süreci İsmet İnönü yazılarımızda daha detaylı vereceğiz. Yoklukta malını devletiyle paylaşan bu koca yürekli ve bağımsızlığı namusu bilen halkın da, o dönem ki hükümetin her bir mensubunun da hakkını ödeyemeyiz. Gazi Mustafa Kemal mi, bu Millet onu bir sebepten değil bin sebepten seviyor bu yüzden. Ekonomisi bile yabancıların elinde olan ve işgal edilmiş bir toprağı ‘Bağımsız bir Vatan’  yapan onlardı….

 

İsmet İnönü yazımızda öyle rakamlar göreceğiz ki; fabrikasız ve borç içinde kurulan Cumhuriyet’in, daha 1930’lu yıllarda bile, ihracatı ithalatını, geliri dış borçsuz giderini geçmiş ve %100 yerli uçağını imal ederek, hem de kadın pilotuyla (Sabiha Gökçen) Türk uçağı birçok devlete uçmuştu.







Şu an yerli otomobil bile üretemeyen halimize ve bize söylenmemek elde mi?

 

1930 yılı:

İthalat: 147.533.000

İhracat: 151.454.000

Gelirler: 222.732.000

Giderler: 185.615.000

Tekrar Not: Dış yardım alınmadı. Ve bu arada Osmanlı’nın borçları da ödeniyor elbette.

Türk mucizesi bitmiyordu….

Yabancılara ait bankaları-demiryollarını-postaneleri-limanları, yokluklar içindeki Devlet satın alıyor, Dünya karnını zor doyuran ama Onuru ile ayağa kalkan bu Ülkeye hayretle bakıyordu.

Gazi’nin devrindeki başarıları bu yazılara da bu siteye de sığdıramayız. Biz sadece özetliyoruz ve bir sonraki yazılarımızda bu ekonomik ve teknolojik gelişmeleri anlatmaya devam edeceğiz.

Detayları ve dolayısıyla tespitlerimizi ise toplantılarımıza saklıyoruz.

Doğu isyanları

Bir taraftan yokluktan bağımsız bir devlet kuruluyor, gariban halk kalan 2 koyunundan birini devletine bağışlıyor, ersiz kalmış ocaklarda kadınlar kendi imkanlarıyla geçinmeye çalışıyor, o zamana kadar görülmemiş banka-liman-demiryolu-v.b. faaliyetler hem parası olmadan, hem de Osmanlı’dan kalma borçlarla didişen yeni bir devletin himayesine geçiyor ve yeni fabrikalar açılıyorken; bir yandan da cumhuriyet, medeni kanun, latin alfabesine geçiş, eğitim reformu, kadın hakları, partileşme, seçimler gibi daha evvel hiç duyulmamış yüzlerce yeni kavramlar kısıtlı imkanlarla halka ve hatta vekillere anlatılmaya çalışılıyorken; dertler bitmiyor, nefes almaya imkan kalmıyordu. Klasik tabirle 7 düvelle savaşmak yetmemiş gibi, iç isyanlar da patlak vermişti.

Gazi Mustafa Kemal’i  ‘Atatürk’ yapan da sanırım buydu. Savaşlardaki inanılmaz başarısı yanında, barışta da hiç duraksamadan ömrünü bu millete feda eden bir deha, her millete nasip olmuyordu. …

 

Dış güçler dize gelmiş, bir şeyler rayına oturtulmaya başlamıştı ki;  iç isyanlar başladı.

İç isyanlar ki; isyanı başlatanların, sonradan belgelerle açığa çıkan yabancı desteğinden mahrum kalmadıkları aşikar idi.

Kurtuluş savaşı sırasında da, yabancı destekli karanlık şahıslar ve kör cehalet kullanılmış ve bağımsızlığın önü tıkanmaya çalışılmıştı.

Cumhuriyet’in ilk yılları da birkaç isyan denemesi ile geçti. Misal Şeyh Said isyanı:

İsyan 13 Şubat 1925’te başladı. İsyan başladığında Başvekil Fethi Okyar idi. Bu isyanın en önemli etkisi sanırım Kazım Karabekir Paşa’nın kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin bu isyan dolayısıyla kapatılmaya giden süreç idi. Çünkü Parti adından da anlaşılacağı gibi Cumhuriyet’e sıkı sıkıya bağlı olsa da, parti tüzüğünde dini ibareler fazlaca yer alıyordu. Ve parti şubelerinde karanlık isimler kümelenmeye başladı. İş kontrolden çıkıyordu. 2 yıl çok partili seçim için yeterli değildi elbette, nitekim 1925 yılında hem isyanlar, Atatürk’e suikast gibi birçok nedenle parti kapatıldı. Kazım Paşa’nın gram suçu yoktu elbette ama henüz Cumhuriyet pişmemişti. Yine de 2 yıl muhalefet partisi oluşturmuş olunması adına bile büyük bir adımdır bence.

Dönelim isyana….


 

Doğu İsyanı da bir nevi Din kisvesi altında çıkarılmıştı. Ama sonradan isyanın ele başlarının İngilizlerle pazarlıkları belgeleri ile açığa çıktı. Kürt hareketini kullanmaya çalışan bu isyan başarılı olamadı ama çıkarılması gereken dersler vardı.

Başta isyanı çok ciddiye almayan Fethi Bey, eleştiriler karşısında kabineden çekilmek zorunda kaldı. Yeni başvekil İsmet İnönü oldu. Derhal harekete geçildi ve nihayetinde 15 Nisan günü isyan tamamen bastırılmış ve elebaşları ele geçirilmişti.

İstanbul’da bulunan Seyit Abdulkadir ve oğulları isyanın tertipçi ve teşvikçileri, Şeyh Sait ise isyanın icracıları olarak belirlendi.

Seyit Abdulkadir kimdi?

1880’de Osmanlı’ya isyan eden Mihrili Şeyh Abdullah’ın oğludur. İsyan sonrası babasıyla Medine’ye sürüldü. Sultan Abdulhamid karşıtı 1908 ihtilalinden sonra affedildi ve hatta Ayan Azası seçildi. Hatta bir dönem başkanlık yaptı. Abdulkadir,  Şeyh Sait isyanı sırasında bir İngiliz mümessili ile temas ediyor zannederek, Türk Emniyetine bağlı bir kişi ile görüştü. İngilizlerden Kürt Krallığı karşılığı onlarla ittifak yaptığı, Akdeniz’de bir mahreç ve 250.000 altın gibi taleplerini, emniyet mensubuna açıkladı. Din kisveli isyanın altında bambaşka hesaplar vardı.

Peki Şeyh Sait kimdi? Günümüzde kendisini övenleri, hatta filmlerini bile yapanları görüyoruz bu şahsın. Burada, hele ki Türkler hakkında sarfettiği ırkçı ifadeleri, konuyu yarım bırakmamak adına yazmıyoruz. Bu konuyu kaynakları ile daha detaylı bir şekilde irdeleyeceğimizi hatırlatırım.

……………………………………………..

 

 

Bitirmeden size bir hatırlatma olarak; Gayri Resmi Tarih yalancılarından bir kesit daha sunacağız. Tabi özellikle Sultan Vahideddin yazılarımızda çok değindik bunlara ama misal şu an Akil adamlardan olan birkaç kişiyi aşağıdaki yazıda bir değerlendirmenizi rica ederim.  Atatürk’e iftira atmak ne kadar basit görmek için.

Yalan yazmak o kadar basit ve insanlarımız o kadar unutkan ki; şu an revaçta olan Emine Şenlikoğlu ve Abdurrahman Dilipak gibi tiplerin aslında gerçek yüzlerini herkes görsün istiyorum.
(Olayı aktaran Turgut Özakman. Vahideddin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele...s.651-672)

 

Bize Nasıl Kıydınız adlı flim ve 4 televizyon programı

Emine Şenlikoğlu’nun Bize Nasıl Kıydınız adlı romanında yararlanılarak aynı adla çevrilen film, büyük tartışmalara yol açmıştı. Konusu zamanımızda geçen filmde, geri dönüşlerle Cumhuriyetin ilk yıllarına gidiliyor. Erzıncan’ın Kemah ilçesi Müşekrek köyünden, Mevlevi Seyhi İbrahim Hakkı Efendinin sakalı zorla kesiliyor. Kur’an’ı toprağa gömülüyor ve eceliyle ölüyor. Ama devrimlere karşı olduğu iddiası ile Erzincan İstiklal Mahkemesince idama Mahkum edilen efendinin cesedi, savcının emriyle mezardan çıkartılıp asılıyor. Bu çirkin olaylar flimde, İbrahim Hakkı Efemdinin kızını anıları olarak aktarılmaktadır.

Kadir Çelik tarafından hazırlanan Objektif programında (İnterstar), 20 Ekim 1994 akşamı, bu olay ve dolayısıyla İstiklal Mahkemeleri ele alındı.

20 Ekim 1994

[Ön program, filmden sahneler: Erzincan İstiklal Mahkemesi savcısı, köylülere İstiklal Mahkemesi’nce, ‘inkılaplara karşı gelmekten suçlu bulunan İbrahim Hakkı Efendi’nin, ölmüş de olsa, mezardan çıkarılıp asılacağını’ bildirir. Mezar açılır, tabutla (?) gömülmüş ceset çıkartılır ve üzerindeki kefenle bir ağaca asılır. Kızı, bu feci sahneyi yaşlı gözlerle seyreder.]

Sonra, romanın yazarı ile filmin senaristi ve yönetmeninin kısa açıklamaları gelecek. Bu olay romanda yok ama yazarı, filmde yer alan bu sahneye sahip çıkacak ve gerçek olduğunu şiddetle, azimle savunacaktır.

Şenlik başlamadan, hemen bir durumu belirteyim.

Erzincan İstiklal Mahkemesi diye bir İstiklal Mahkemesi hiç olmamıştır. Herhangi bir İstiklal Mahkemesi de, Erzincan’a gitmiş değildir. ( İstiklal Mahkemelerinin, Büyük Millet Meclisi genel kurulunca saptanmış bölgelerini gösterir çizelgeler ve haritalar için: E.Aybars, s.47/51 ve 102/104)

Yani olay daha başlamadan ve kökünden masal. Ötesi, masal üstüne masal! Şimdi masalcıların, bu masalı nasıl inatla ve körü körüne savunduklarını, belgesi var diye direnerek nasıl kamuoyunu yanıltmaya ve oyalamaya çalıştıklarını; Şenlikoğlu’nun, var olduğunu iddia ettiği belgeleri bir türlü gösteremediğini, sıkıştırılınca nasıl yan çizdiğini, işi mugalataya boğduğunu, yeni masallarla durumu kurtarmak için nasıl çırpındığını izleyeceksiniz.

İyi eğlenceler!

.......

Emine Şenlikoğlu – Filmde bir  savcının hatası işleniyor. Yani insanlık için çok utanç verici bir olay işleniyor.

Metin Çamurcu [yönetmen] – Biz Atatürk’ü eleştirmiyoruz. İnkılaplarda yanlış uygulamalardan bahsetmiyoruz. Yanlış laiklik uygulamalarından bahsediyoruz... Birtakım gerçekler unutturulmuştur insanlara. Biz bu gerçekleri hatırlatmak istiyoruz.

E. Şenlikoğlu – Ben Atatürkçü değilim, ancak küfür de etmiyorum  Atatürk’e. 

M. Çamurcu – Ben Atatürkçü sistemi kabul etmiyorum, inanmıyorum öyle bir sisteme.

Kadir Çelik – Filmde ilginç bir sahne var. Ölmüş birisi İstiklal Mahkemelerinde yargılanıyor. İdama karar veriliyor. Cesedi mezardan çıkartılıyor ve tekrar idam ediliyor.

Toktamış Ateş – Böyle bir şey söz konusu değildir. İstiklal Mahkemelerinin ne olduğunu, ne olmadığı bilinir. Zaten buraya gelmem, İstiklal Mahkemeleri konusunda, toplumumuzda yaratılmak istenen birtakım önyargıları çürütmek arzusundan kaynaklandı.

K. çelik – Hocam Emine Hanım, o sahnenin gerçek olduğunu, yaşanmış olduğunu iddia edyorlar, değil mi Şenlikoğlu?

E.Şenlikoğlu – Belgelerim var. Bir defa İstiklal Mahkemelerinde bu durum, yargı yapılmamışsa kaynaklara nasıl geçti? Ben kaynakları yanımda getirdim. Programdan sonra vereceğim. İstiklal mahkemeleri seyyardı. Ankara’da seyyar olmayan mahkemeler  vardı; bir tane mahkeme, diğer tüm ülkenin 67 vilayeti, o zaman 50 vilayet, her neyse kaç vilayet ise... Yani İstiklal Mahkemesi seyyar yapılıyor efendim, yargı yok. Kim hoşuma gitmedi ise, ki 1982 yıllarında TRT televizyonlarında, bir celladın, İstiklal Mahkemesi celladının ağzından duyduğum bir ifade, övüne övüne, ‘yalnız ben beş yüz bin kişi astım’ derken, övüne övüne halk huzurunda söylemiştir bunu.

K. Çelik – Yargılama bu biçimde mi yapılıyor hocam?

T. Ateş – Hayır! Sayın Şenlikoğlu, tabii, kulaktan dolma...

E. Şenlikoğlu – Hayır efendim, araştırmalarım var!!

K. Çelik – Yani yargılama sayın Şenlikoğlu’nun dediği şekilde, gözünün üstünde kaşın var deyip...

T. Ateş – Öyle şey olur mu efendim!!!

E. Şenlikoğlu – O halde, tüm Türkiye aydınları, hodri meydan bu tarihi araştırmaya davet ediyorum.

T. Ateş – Efendim elimin altında, müsaade buyrun...

E. Şenlikoğlu – Sayın Ateş’in iyi niyetinde hiç süphem yok. Fakat mümkün değil! Okuyoruz ve görüyoruz.

T. Ateş -  Şimdi, bakın, İstiklal Mahkemelerinin, bir özelliği, diğer devrim mahkemelerine benzemeyen yanı, aleni(açık) olmasıdır. Hiçbir mahkeme kapalı kapılar ardında yapılmamıştır. Hepsi aleni olmuştur. Çok mu adildir, iyi midir, kötü müdür, ayrıca tartışılabilir. Fakat İstiklal Mahkemelerinin dökümü elinizin altında vardır. Bunun için uzun araştırmalar yapmak gerekmiyor.

E. Şenlikoğlu – İstiklal Mahkemeleri ile ilgili arşivler kapalı, efendim.

T. Ateş – Hayır efendim. Her şey açıktır. En son , zabıtların bir kısmı saklıydı ki onların arasında bazı açıklanmamış olanlar vardı, İskilipli Atıf Hocayla ilgili Ankara İstiklal Mahkemesi’nin zabıtları da açıldı ve yayımlandı. Sayın kamuoyuna, bir kez daha altını çizerek duyurmak istiyorum. Yalan üzerine, iftira üzerine, abartma üzerine, haklılık çıkmaz ortaya. İstiklal Mahkemelerinde yargılanan insanların  idam edilenlerinin sayısı 1. Dönemde 1,054’tür. Müccelen yani idama mahkum olupta ertelenmiş, gerçekleştirilmemiş idam sayısı, 2,827’dir ve gıyaben idam kararı da 243’tür. 2 Dönemdeki idam kararları da 400 civarındadır. Müeccel idamların da bir kısmının asıldığını düşünürsek İstiklal Mahkemeleri kararıyla idam edilen insan sayısı, üç bini bulmaktadır. Nerede kaldı beş bin kişi astığını söyleyen cellat?

E. Şenlikoğlu – Bunları araştıralım.

T. Ateş – Bütün bunlar elimizde rakam olarak mevcut. Şunu da söylemek istiyorum. Üç bin kişi az mı ? Abartmanın da bir sınırı vardır.

K. Çelik – Sayın Şenlikoğlu bu filmdeki sahneyi ve sizin tanımlamalarınızı sayın Ateş  yalan, iftira ve abartma olarak niteliyor.

E. Şenlikoğlu – Toktamış beyin samimiyetinden süphem yok. Araştıran, yalnız Toktamış hocamız değil. Biz de araştırıyoruz ve görüyoruz. Bunu inkar etmeyen bir çok aydın ve Atatürkçü kişilerde var. Ve bunu kaynaklarımızdan okuyoruz... yalnız, bu tartışmada hiçbir sonuca ulaşamayacağız. Çünkü ne sayın hocamız fikrinden vaz geçecektir, ne de ben fikrimden vazgeçeceğim.

K. Çelik – Efendim, hoca altını çizerek söyledi, sizin de savunduğunuz bu düşünceler için yalandır, abartmadır dedi.

T. Ateş – Ben İstiklal Mahkemelerinden herhangi birinde, öldürülmüş bir insanın, mezarından çıkarılıp yenide asıldığı duymadım. Böyle bir şey olması da mantıkla bağdaşır gibi değil.

K. Çelik - Belgelerim var diyor Şenlikoğlu.

T. Ateş – Programdan sonra, çok yararlanacağız mutlaka o belgelerden... Ama bazı gerçeklerin de bilinmesi lazımdır. Bu iftira kampanyası, belli bir zemine dayanmıyor ve haksızdır. Bu konuda araştırma olmadığı söyleniyor. Bu konuda çok uzman arkadaşımız var. Mesela Ergün Aybars. Genç yaşta, bir ömür harcayacak.

K. Çelik – O zaman, sadece İstiklal Mahkemelerini konu alan bir açık oturum yapalım.

T. Ateş – Zevkle

E. Şenlikoğlu – İstiklal Mahkemelerinde görevli olan herkese, Toktamış Beyin kefil olması üzücü bir olay, çünkü...

T. Ateş – Kefil falan değilim, niye kefil olayım herkese?  Yok öyle bir şey.

E. Şenlikoğlu – Bu seyyar bir defa efendim, seyyar.

T. Ateş – Müsaade buyurun, şunu ifade etmek istiyorum. Ben Birinci Meclisinin bütün üyelerine toz kondurmamaya çalışırım. Hangi gruptan olursa olsun, ama Birinci Grup ama pek de uzlaşamadığım İkinci Grup. Çünkü gerçekten tarihimizin bu en şerifli insanlarına saygı göstermemiz gerektiğini düşünürüm. İstiklal Mahkemeleri üyeleri arasında, İkinci Grup üyeleri de vardır.

E. Şenlikoğlu – Siz cellatlara en saygın diyorsanız, benim söyleyecek sözüm yok.

T. Ateş – Türkiye Birinci Millet Meclisi, tarihimizin en saygın insan topluluğudur. İstiklal Mahkemelerinin üyeleri milletvekiliydi.

E. Şenlikoğlu – Millet Meclisi’ne sözümüz yok, Cellatlardan bahsediyoruz.

K. Çelik – Sayın Ateş’e sayın  Şenlikoğlu’na teşekkür ediyoruz.

Emine Şenlikoğlu’nun ‘cellatlar’ sözü dolayısıyla, Radyo-Televizyon Üst Kurulu, İnterstar’ı uyarır. Bunun üzerine interstar 27 Ekim 1994 günü Objektif programında yapılacak olan İstiklal Mahkemeleri tartışmasını erteler. Tartışma, daha dar bir kadro ile 3 Kasım günü yapılacak.

Bu arada, 31 Ekim 1994 gecesi, Reha Muhtar’ın hazırladığı Ateş Hattı programında ölünün mezardan çıkarılıp asılması, zorla sakal kesilmesi, Kur’an’ın toprağa gömülmesi gibi iddialar, geniş bir şekilde ele alınır. Bu programın söz konusu iddialarla ilgili bölümlerini, ayrıntılı sahnelerin özünü koruyup kısaltarak anlatıyorum.

Reha Muhtar – Filmde Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda bir Mevlevi şeyhinin mezardan çıkartılarak yeniden idam edilmesi gösteriliyor. Filmde, kızının ağzından o günlerde Kur’an’ın baskı sonucu toprak altına gömüldüğü, inananların sakallarının kesildiği, görüntülerle aktarılıyor. Ateş Hattı filmin bu tüyler ürpertici iddialarını araştırdı.

Reha Muhtar – Aslında film, günümüzde geçen ve çok da ilginç olmayan bir öyküyü işliyor. Ancak zaman zaman geriye dönüşlerle, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğunu iddia ettiği bazı olayları gündeme getiriyor. En çarpıcı olay, Erzincan’ın Kemah ilçesi, Müşekrek köyünde, eceliyle ölmüş Mevlevi Şeyhi İbrahim Hakkı Efendinin, Mahkeme kararıyla mezardan çıkartılarak ipte sallandırılması, yani ida m edilmesi. İşte bu sahne, İbrahim Hakkı Efendinin, o sıralarda 10 yaşlarında olan küçük kızının, bu olayı izlerkenki ağlama görüntüsüyle veriliyor ve film boyunca da, İbrahim Hakkı Efendinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında başına gelenler, kızının anılarından aktarılıyor.

H. Türkyıldırır – Evet, yeri bellidir. Bu olayı yaşanan insanlar hala sağdır,  hayattadır.

L. Pekcan – Peki, bu filmde ‘tarihi gerçekler saptırılmadan, aynen verilmiştir’ deniliyor.

M. Çukurcu – Evet.

L. Pekcan – Filmin senaryosunu da, bir arkadaşınızla birlikte kaleme aldınız. Emine Şenlikoğlu’nun kitabından uyarladınız. Film, Erzincan’da bir şeyhin asılmasıyla başlıyor.

M. Çukurcu – Evet, biz bunu araştırmaya başladık, o kadar büyük bir araştırma değildi, piyasa da var olan kitaplardan araştırma yaptık ve birtakım tarihi gerçeklerle yüz yüze kaldık. Ben, Şeyh İbrahim Efendi Hazretleri olayını bilmiyorum. Burhan Bozgeyik’in Bize Nasıl Zulmettiler isimli kitabında rastladım, yaklaşık birt sayfaydı. Defalarca okudum ve etkisinden kurtulamadım. Şeyh Efendinin torunlarını kaynak gösteriyordu. Ayrıca, dipnot olarak Erzincan yıllığın’dan bahsediyordu. (2 kaynaktan bahsediyor ama ikisi de yalan. Olayın kaynağı, daha evvel onlarca yalanını açıkladığımız H.H. Ceylan. Din-Devlet İlişkileri, 3.C. s.31-34) Biz bunlara ulaşamadık ama ben bu var olan bilgileri doğru kabul ettim.

Reha Muhtar – Ateş Hattı İbrahim Hakkı Efendinin hem torunlarını, hem de filmde, ağzından anlatımın yapıldığı kızlarını buldu. İbrahim Hakkı     Efendinin iki kızından Hatice Meliha Cimilli, İstanbul, Fatih’te, Halıcılar Caddesi 86 numarada Oturuyor. Şu anda 80 yaşında. Babası eceliyle öldüğünde 10 yaşlarındaydı.

 

 

L. Pekcan – Bu Filmde, mezardan çıkarılıp beyaz kefeniyle tekrar asılan İbrahim Hakkı Efendi, Erzincan, Kemah ilçesi, Müşekrek Köyünden, sizin babanız...

H. M. Cimilli – Evet efendim babam.

L.Pekcan – Böyle bir olay oldu mu?

H. M. Cimilli – Hayır, kati suretle hayır! Hiç böyle bir şey olmamıştır! Her tarafım titredi... Onlar da Müslüman, ben de. Getirsin şurada Kur’an’ı Kerim’e elimi basaym. Böyle bir şey olmadı. Ben küçük değildim, on yaşındaydım.

L. Pekcan – Biz torunuyla konuştuk, İbrahim Hakkı Efendinin kızıyla konuştuk. Bugün 80 yaşında. Olaya büyük infial duyduğunu, büyük tepki gösterdiğini, böyle bir şeyi kesinlikle kabul etmeyeceğini söylüyor.

M. Çamurcu – Evet, ee, bakınız, İbrahim Hakkı Hazretleri Mevlevi’dir ve gerçek bir İslam Alimidir. Saray vaizliği yapmıştır. Sıradan bir insan değildir. İnkılaplara karşı çıkmıştı. Ankara’dan gelen bir emirle Erzincan İstiklal Mahkemesi gıyabında idam cezası verilmiştir, kendisi bulunamadığı için. Bakın, bunlar tamamen gerçektir. Ben bunlara inanıyorum.

L. Pekcan – Mezardan çıkartılıp..

M.Çamucu – Ben bunlara inanıyorum. Kızının, ne şartlar altında, ne söylediği beni ilgilendirmiyor. Biz buna... bunlar gerçektir!

Reha Muhtar – Bir Şeyhin kızına, acaba hangi kuvvet  Kur’an ‘a el bastırarak yemin ettirebilir!

H. M. Çimilli – Erzincan’da üç ay hasta yattı, eceliyle öldü. ‘Terzi Baba’ mezarlığına gitti. Yatıyor orada.

L. Pekcan – Daha sonra mezarından alındığı...

H. M. Cimilli – Ne !! Hayır, katiyen! Rahmetli ağabeyim yaptırdı mezarı. Senelerce ziyaret ettik, gittik. Teyzemin oğulları her hafta, ziyaretine giderlerdi.

L. Pekcan – Bu filmin gerçeği yansıttığı söyleniyor ve hatta torunları kaynak gösteriliyor.

H. M. Cimilli – Torunları? Bu işte torun! O kadar yanlış, o kadar yanlış ki yalan! Her türlü ispat ederim. Çünkü şükür ki hayattayım, bir de ablam var hayatta.

Reha Muhtar – Ateş Hattı, Hatice Meliha Cimilli’nin hayatta olan ablası Afile Özselçuk’u İbrahim Hakkı Efendinin büyük kızını da, Ankara’da Ebuzziya Teyfik sokak, 34 numara da buldu.

 Afife Özselçuk – Çok fena oldum. Baygınlık geçirdim. Nasıl uydururlar böyle bir şeyi, hiç imkansız. Babam (köyde değil) Erzincan’da öldü, Terzi Baba’da gömüldü, halen orada gömülü. Gitsin baksınlar.

L.Pekcan – Nasıl öldü efendim?

A.Özselçuk – Kalpten öldü. Hasta yattı, sonra öldü. Erzincan’da gömülü duruyor.

L.Pekcan – Tanırlar mı, bilirler mi orada?

A.Özselçuk – Çok tanırlar. Çok çok tanınmış...

L.Pekcan – Ne olarak bilinir?

A.Özselçuk – Mevlevi şeyhiydi. Medresesi vardı. Talebeleri vardı. Herkes tanır yani Erzincan’da.

L.Pekcan – Hacı İbrahim Efendi olarak mı bilinir?

A.Özselçuk – Evet, Hacı İbrahim Efendi, Kemahlı Hoca

L.Pekcan – Kemahlı?

A.Özselçuk – Kemahlı Hoca, Hacı İbrahim Efendi.

L.Pekcan – Peki, bu Müşekrek köyünde, başka Hacı İbrahim Efendi var mıydı, ya da İbrahim Hakkı Efendi?

A.Özselçuk – Hiç, hiç yok. Zaten 10 ev, o kadar. Müşekrek köyü çok küçük bir köy.(Babam) Orada kalmamış, babasına ‘ben  okuyacağım’ demiş, babası para vermiş, gitmiş Mısır’da biraz okumuş, sonra İngiltere’de okumuş. Sonra gelmiş işte, Mevlevihane’yi açmış. Koca bir arazi içinde medreseler, tekke, cami, işte aşhaneler... Evimiz, hep o şeyin içindeydi. Hep yanımızdaydı.

L.Pekcan – İdam kararının, mezarından çıkarılıp uygulandığı söyleniyor.

A.Özselçuk – Hayır, hayır! Hiç, yalan! Nasıl uyduruyorlar bunları, nereden çıkarıyorlar? Bu kadar iftira olmaz! Ne istiyorlar ölü adamdan?

M.Çamurcu – Filmdeki her olayın gerçek olduğuna inanıyorum. Gerçek olmasaydı zaten, ben onları filme aktarmazdım. Bu cesareti gösteremezdim. (Bir tarafta, kendilerine anlattığını iddia ettikleri çocukları ve torunları, elleri titreyerek, canlı yayında yeminler ediyor ama diğer tarafta M. Çamurcu neye inanıyorsa! hala yalanını savunabiliyor.)

L.Pekcan – Torunu şu anda yaşıyor, kızları da aynı şekilde...

M.Çamurcu – Başka torunları da var!

S.Elmas – Torunları kaynak gösteriliyormuş bu filmde. Böyle bir şey kesinlikle olamaz! Olmayan bir şeyi, torunları nereden söylesinler?

L.Pekcan – Kaç tane torunu var? Yakın ilişki içerisindeyiz diyorsunuz. Bunu söyleyebilecek bir torun çıkabilir mi?

S.Elmas – Hayır kesinlikle çıkamaz. Biz üç kardeşiz, teyzemin yine üç çocuğu var. Ölen kardeşlerinin kızı Buket Uzuner, kardeşi Salih Uzuner var. Böyle bir şey söyleyecek torun yok.

Reha Muhtar – Ateş hattı, bir kuşku bırakmamak için sadece bir torunla değil, diğer torunlarla da görüştü.

Gülgün Hanım – Evet, torunların hepsiyle yakın ilişki içindeyiz, torunları bizleriz. Hepsi Atatürkçü, milliyetçi insanlar. Biz dedemizin, her zamanCumhuriyet hükümeti ve Atatürk hükümeti tarafından saygı gördüğünü duyduk annemizden. Annem 80 yaşındadır, Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirmiştir. Dedem öyle Atatürk karşıtı biri olsaydı, herhalde kızını o devirde, karma bir ilkokula göndermezdi.

Reha Muhtar – Yine İbrahim Hakkı Efendinin kızının anılarına dayanılarak, filde gösterilen Kur’an gömme sahneleri ise, tartışmaların bir başka boyutunu oluşturuyor. Ezici çoğunluğu Müslüman olan bir  toplumun, batılı emperyalist güçlere karşı verdiği Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, hepsi Müslüman olan önder kadronun veya onlardan güç alan başkalarının, kendi dinlerinin kutsal kitabını, nasıl toprağa gömdüklerini anlamak mümkün görünmesede, biz yine tarafları dinleyelim.

L.Pekcan – Bir belge gösteriliyor mu?

H.T – Altında kaynaklar vardı. Erzincan Günlüğü gibi bir kaynak göstermiştir.

 L.Pekcan – Erzincan Günlüğü gibi? Peki, siz inandınız mı efendim? Böyle bir şeyi inanarak mı çektiniz?

H.T – Tabii ki.

L.Pekcan – İnanıyorsunuz?

H.T – Tabii ki.

L.Pekcan – Yani Kur’anların gömüldüğü, İstiklal Mahkemelerinin...

H.T – Olmuştur bunlar.

Reha Muhtar – Filmde bunların olduğu, yine İbrahim Hakkı Efendinin kızının, küçüklük anılarından aktarılıyor. Şimdi 83 yaşındaki o küçük kız, Ateş Hattı kameralarına şöyle konuşuyor.

Afife Özselçuk – Yalan! Hiç imkanı yok. O kadar insan gördü ki. Herkes ibadetinde. Camisinde. Evinde. Hiç öyle saklı bir şey yoktu Atatürk zamanında.

L.Pekcan – Siz evinizde, rahat rahat Kur’an okur muydunuz?

A.Özselçuk – Rahat, çok rahattık. Hatim okunurdu Ramazan’da. Hiç kimse bir şey demezdi.

L.Pekcan – Herhangi bir engel?

A.Özselçuk – Hiç, hiç bir engel yoktu. Herkes ibadetini yapardı, serbestti. Hiç gizli bir şey yoktu. Bunları nereden çıkarıyorlar böyle? Öyle sakal kesme falan, hiç imkanı yok. Kur’an gömülür mü hiç?

H.M.Cimilli – Hiç, hiç katiyen! Benim dedemin dedesinin Kur’an-ı Kerimleri var: Benim ablam (Afife Hanım) hafızdı. Erzincan’da, 30 Kur’an hafızı... Bütün Erzincanlılar bilir. Kimse, ‘hafız, niye okuyorsun?’demedi... Kocam,  Allah rahmet eylesin, ilkokul din öğretmeniydi. Evde beraber namaz kılardık, Kur’an okurduk. Bir münakaşa oldu, dedim ki: ‘Yahu kim bizim Kur’an’ımızı topladı ki... Bak, dedemin Kur’anı işte burda!’

 (Son olarak, l.Pekcan, İbrahim Hakkı Efendinin bir başka torunu ile konuşuyor)

L.Pekcan – Böyle bir şeyin varlığına siz inanabiliyor musunuz?

Bilgin Cimilli – Kesinlikle inanmıyorum.

Ateş Hattı programı burada sona eriyor.

3 Kasım 1994 günü, Objektif Programı, bazı yazar, bilim adamı ve ilgililerin İstiklal Mahkemeleri ve filmdeki iddialar hakkındaki görüşlerin, ardarda yansıtır. Bunların da konumuzla ilgili kısımlarını, banddan çözerek ve cümleleri toparlayarak aktarıyorum:

A.Dilipak – M.Kemal adına bazı milletvekilleri, devrimleri koruma adına, yargı yolunu kullanarak, kendilerine göre özel bir yargı metoduyla adeta terör estirdiler.

T.Ateş – Hayır. Bu iddiaları ileri sürenler, ya İstiklal Mahkemelerini bilmiyorlar, ya da terör mahkemelerini bilmiyorlar.

A.Dilipak – Siyasi amaçla  şiddete başvurulmuştur, mahkeme istismar edilmiştir. Gerçek bir mahkeme dedeğildi bunlar.

Altemur Kılıç – Bu mahkemeler, meşru mahkemelerdi. Üyeleri TBMM iradesinden çıkan kişilerdi.

 A.Dilipak – Her şey işte bir kaç kişiden oluyor. Düzmece bir mahkeme. Kararlar veriliyor ve derhal infaz ediliyor.

Emine Şenlikoğlu – İstiklal Mahkemesinde görev alan herkes. Kendi dünyasına göre yargıladı. Kullandı İstiklal Mahkemesi’ni, istediği gibi kullandı.

T.Ateş – Hiçbir İstiklal Mahkemesi’nde, kapalı kapılar ardında karar alınmamıştır. Her şey halka açıktır, herşey alenidir.

A.Dilipak – Nasıl açık oluyor? Halkın susturulduğu Stalin dönemi mahkemeleri açık mıydı? Hayır, hayır, böyle bir şey yok! (Bu şahsı ve onlarca yalanını da, daha evvelki yazılarımızda gördül. Göz göre göre yalana devam ediyor. İstiklal mahkemelerinin açık oturumları fotoğraflarıyla birlikte bir çok kaynakta mevcuttur. 1-Azmi Nihat Erman, İzmir Suikasti ve İstiklal Mahkemeleri.(Fotoğraflar, s.64-65) 2-O.Nuri Aladağ. İstiklal Mahkemeleri. Fotoğraflar: s.682-684. 3- Resimli Tarih Mecmuası, 16. sayı.Nisan 1951 4-Engin Aybars, İstiklal Mahkemeleri, 5-Milliyet Gazetesi. Dizi Yazı: 29 Ekim 1996 s.18, 5 Kasım 1996, s.16. 6- Sümer Kılıç, İzmir Suiakasti, Fotoğraflar için: s. 298, 301, 303, 304, 311.)

Altemur Kılıç – Yargılama açık olarak yapılırdı, gizli yargılama yoktu. Sanıkların müdafaa yapmaları önlenmiyordu.

Emine Şenlikoğlu – Said-i Nursi Hazretleri, yüz bin insanın kesildiğini söylüyor bir defa, yani kesilerek öldürüldüğünü söylüyor.

T.Ateş – İstiklal Mahkemelerinde asılan insan sayısı bellidir. Tek tek, isim isim, ana adı, baba adı, doğumu, yaşı, her şeyi bellidir. Mahkemelerde 2700 idam kararı verilmiş ve uygulanmıştır.

Emine Şenlikoğlu – Yüz binlerin çok üstünde. Böyle üç bin, resmi rakamlarda üç bin deniyor ama söylediklerine kendileri gülüyordur  herhalde.

Altemur Kılıç – Divan-ı Harpler dahil, nihayet üç bin kişi idam edilmiştir.

A.Dilipak – Topladığınızda yüzbinleri buluyor rakam.( Neyi topluyor acaba? )

T.Ateş – Öyle  yüz binler, müz binler gibi rakamlar gülünçtür. Öyle bir şey söz konusu değildir!

İç spiker – İşte yıllar sonra İstiklal  Mahkemeri tartışmasını gündeme getiren film Bize Nasıl Kıydınız’ın olay sahnesi!

(Ekrana, filmdeki mezardan çıkarıp asma, sakal kesme vb. sahneler geliyor. Sonra :)

H.M.Cimilli – Erzincan’ın Kemah kazası, Müşekrek köyünden İbrahim Hakkı Hazretlerinin kızıyım. Mezarından çıkarılması ve asılması, hiç söz konusu değildir. Hepimiz Müslümanız. Onlar da gelsin Kur’ana el bassın, ben de Kur’an’a el basarım.

Emine Şenlikoğlu – Bir iki rivayet var bu konuda. Yani mezardan çıkarıldığına dair rivayet değil de, şu şekilde. Savcı ‘öldüğüne inanmıyorum’ diyerekgüya çıkartıyor. Bir yerde böyle bir rivayet var.

Olgun Cimilli (torunu) – Kesinlikle mezarından çıkarılmadı. Zaten İstiklal Mahkemesinde yargılanmadı.

Emine Şenlikoğlu – İki tane İbrahim Hakkı Hazterleri var, İbrahim Hakkı var. Bir tanesi, o meşhur din uleması İbrahim Hakkı Hazretleri, o değil bu. Bu, isim benzerliği olan İbrahim Hakkı diye birisi.

Gülgün Hanım(torunu)Olamaz ki. Kemah zaten çok küçük bir ilçe. Onun bir köyünden, on, onbeş haneli bir köyünden, ikinci bir İbrahim Hakk, din bilgini çıkmasına imkan yok.

Emine Şenlikoğlu – Birtakım söylentiler çıkartıyorlar, yok bir kadın varmış da, o diyormuş ki ‘bu insan benim dedemdi, benim dedem öyle değil, şöyle şöyleydi’ falan diye, yani bizim bunlara  karnımız tok.

Gülgün H. – Mezarı nasıl açmışlar? Gece mi açtılar, gündüz mü açtılar? Eğer  ibret için yapmışlarsa, bütün halkın önünde yapmış olmaları lazım bunu. Herhalde gizli gidip asamazlar. Böyle bir şey olmasına imkan yok, asla.

 A.Dilipak – Yargılama metodu yasalara uygun değil. Doğrudan kendileri parlamento, Meclis adına yargılama yaptıkları için verdikleri hüküm, kanun şeklindeydi. Böyle bir hukuk devleti,  böyle bir adalet mekanizması meşru olamaz.

A.Kılıç – İstiklal Mahkemeleri, kesin ve çabuk karar verdikleri, çabuk ibret teşkil ettikleri için büuük bir görev yapmıştır.

Emine Şenlikoğlu – tatbikatlarda biz, çok hatalar, yanlışlıklar, kıyımlar görüyoruz.

Şiar Yalçın – Kesinlikle bunun aslı esası  yoktur. (Şiar Yalçın: Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edilen Cahit Bey'in oğlu! )

A.Dilipak – İslami semboller, ibadet hürriyeti, İslami eğitim tamamen devre dışı bırakıldı ve Müslümanlara  karşı, birçok bakımdan da terör estirildi.

T.Ateş – İstiklal Mahkemelerinin, İslamiyeti ezmekle hiçbir ilgisi yoktur.

 A.Kılıç – Bazı kişiler, bu mahkemeleri sanki dine karşı , dini kaldırmak için kurulmuş mahkemeler gibi göstermek istiyorlar ki maksadı katiyen bu değildi.

A.Dilipak – Burada Kemalistler belki şunu söyleyebilirler: Bunlar doğru değildi ama M.Kemal, devrimleri tutturmak için buna mecburdu.

T.Ateş – İstiklal Mahkemelerine yöneltilen eleştiriler içinde, mutlaka, Atatürk’ü ve Cumhuriyetimizi yıpratma arzuları var.

A.Dilipak – Şöyle diyorlardı: İrtica ile mücadele, Kurtuluş  Savaşı’ndan daha elzem ve acil bir meseledir. Dolayısıyla, irtica ile kastettikleri Müslüman çevreler üzerinde çok ciddi bir terör hareketi başlattılar.

A.Kılıç – Derimleri ve Cumhuriyeti hala içlerine sindirememiş olanlar, hala saltanat ya da şeriat nizamı gelsin diye düşünenler var. Bunların Atatürk’ü , Kurtuluş  Savaşı’nı, İstiklal Mahkemelerini sevmelerine imkan yok.

Kadir Çelik -  Evet, değerli seyircilerimiz, tartışmayı izlediniz. Değişik düşünceleri dile getirdik. Olayları ve konuları tartışırken, ülkenin birliğini, bütünlüğünü, devleti devlet yapan kurum ve kuruluşların korunması ve kollanması gerektiğini unutmamak gerekiyor. Bu demek değildir ki gerçekler gizlensin. Tabii ki hayır. Toplum, birtakım konuları tartışarak uzlaşmaya varabilir. Bunu önünü tıkamak, engellemek, yanlızca kötü niyetli ve ülkeyi bölmeye, parçalamaya yönelik tavırlar sergileyen insanların ekmeğine yağ sürer.

Bu tartışma burada bitiyor mu? Hayır. Bir uzlaşma oluyor mu? Bir uzlaşma oluyor mu? Hayır. 2 Nisan 1996’da, Kadir Çelik’in yönettiği Objektif programında, Prof. Dr. Toktamış Ateş ile Emine Şenlikoğlu yeniden karşı karşıya geliyorlar. Üstüste gelen sözleri, birbirinden ayırmaya, cümleleri toparlamaya çalıştım, aktarıyorum. Bilgiyle bilgisizliğin, gerçekle masalın, sabırla inadın, bilimle safsatave mugalatın çekişmesini izleyeceksiniz. İlgiyle okuyacağınızı sanırım.

......

E.Şenlikoğlu – (T.Ateş, E.Şenlikoğlu’na E.Aybars’ın kitabında bulunan, Kurtuluş Savaşı dönemindeki İstiklal Mahkemelerinin verdiği karar dökümünü gösterir çizelgenin fatakopisini vermiş.[kitapta 155. Sayfada]  Şenlikoğlu bu çizelgenin dipnotunu aktarıyor:) Bakınız, burada diyor ki: ‘2827 sayısı çok eksiktir. Bu sayı tahminen beş binin üzerinde olmalıdır.’ Halbuki siz bana, bu belgeyle, iki bin küsür kişi demitiniz. Bu bir. Yani sizin belgeniz sizi çürütüyor.

T.Ateş – Müsaade buyurun...

E.Şenlikoğlu – İkinci konuya gelelim...

 T.Ateş – İkinci konuya gelmeden önce, şunu bir açıklığa kavuşturalım.

E.Şenlikoğlu – Evet buyrun.

T.Ateş – Benim...

E.Şenlikoğlu – Sizin belgeniz...(Dipnotu göstermek ister)

T.Ateş – Benim de okumam yazmam var.

E.Şenlikoğlu – Evet, evet, tabii.

T.Ateş – Ben, iki bin küsür, ismen belli olan kişi vardır, bunun dışında, İstiklal Mahkemelerinin idama mahkum edip astığı insan sayısı, kimilerinin uçtuğu gibi, tabirimi bağışlayın, öyle elli binler, yüz binler, beş yüz binler değildir, bunlar isim isim bilinir dedim ve bunun için size, tarihçi bir arkadaşımızın yaptığı güzel bir çalışmamın istatistiklerini verdim.

E.Şenlikoğlu – Evet ama efendim burada, sizin söylediğiniz rakamlardan çok fazlası, hemen hemen iki misli görünüyor, yani ben onu demek istedim, onun için kullandım bu belgeyi. Şimdi bunu geçiyoruz.

T.Ateş – Fakat siz bu belgeyi kullanırken de, yüz binlerden bahsediyorsunuz.

E.Şenlikoğlu – Ortalıklarda, sistemde, toplum içinde bazı yanlışlıklar var. Bunu nasıl düzeltmeliyiz?

O kunuda bir yorum yapmamız lazım.

T.Ateş – Emine Hanım. Bakın...

E.Şenlikoğlu – Ama siz bana fırsat vermiyorsunuz...

T.Ateş – ... Yanlışlıklar değil, topluma söylenen yalanlar var.

E.Şenlikoğlu – Evet, pek tabii, size göre ama.

T.AteşEfendim,eğer sizde, elli bin, yüz bin kişinin idam edildiğine dair belge varsa, lütfedin verin!

E.Şenlikoğlu – Ben,idam edilen atalarımı savunuyorum, Toktamış Ateş bey ise, idam eden atalarını savunuyor. Toktamış ateş beyin uykusu kaçsın diye bir espride bulundum. Sebebi şu. Elimde cellat Kara Ali’nin itirafları var. Diyor ki cellat Kara Ali, bazılarının iki bin adet insan asılmıştır sözüne karşılık, isyan ediyor. “Ben sadece kendim olarak...” diyor, “...İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi kararı ile 5.216 sarıklı,sakallı ve cüppeli insanı idam ettim.”

K.Çelik – Bu,resmi belge mi elindeki?

E.Şenlikoğlu – Evet efendim, 3 Mart 1931,Son Posta’da yaptığı röportaj.

T.Ateş – Efendim, cellat Kara Ali kim, Allah Muhammed aşkına?!

E.Şenlikoğlu – Efendim cellat Kara Ali, cellat efendim!

T.Ateş – Allah Allah! Bu cellat Kara Ali’nin resmi bir şeyi mi var?

E.Şenlikoğlu – Yani sizin resmi dediğiniz nedir? Benim dedemin sırtında dipçik izleri vardır ama resmi belgesi yoktur.

T.Ateş – (İstiklal Mahkemeleri ile ilgili çizelgenin fotokopisini havaya kaldırır) Resmi dediğim işte şu!

E.Şenlikoğlu – Bunu da sizin insanlarınızdan birileri yazdı.

T.Ateş – Efendim müsaade buyrun... Siz zaten mahkemedesiniz bu konuda...

E.Şenlikoğlu – Olabilir...

T.Ateş - ... Öldükten sonra mezardan çıkartılıp asıldığı iddia edilen insanın ailesi, o insanın Erzincan’da eceli ile öldüğünü, İstiklal Mahkemesi’nin söz konusu olmadığını, bunun ailelerine yapılan bir hareket oldugunu söylediler ve sizi dava ettiler.

E. Şenlikoğlu – Şimdi bunu söylüyorum...

T.Ateş - Nesini söylüyorsunuz?

K.Çelik – Şu cellat Kara Ali’nin sözleri, bir belge olarak kabul...

T.Ateş – Olur mu hiç muhterem kardeşim?

E.Şenlikoğlu – Sizde hiçbir şeyi kabul etmiyorsunuz. Son Posta’da kendisi söylemiş. Ben yazmadım ki...

T.Ateş – Hayır, siz yazmadınız. Siz, tavşanın suyunun suyunu içiyorsunuz.

E.Şenlikoğlu – Hayır, ne alakası var?

T.Ateş – Bakınız, cellat Kara Ali ne demiş, 3 Mart 1931 tarihinde...

E.Şenlikoğlu – Bunu söyleyen bir milletvekilidir efendim, Gıyasettin Emre. (T. Özakman, E. Şenlikoğlu'nun kaynaklarına ulaşmış. H.H. Ceylan! Din-Devlet İlişkileri adlı kitap. Cellatın hatıralarına da ulaşmış. Ama Cellat sayı vermiyor, sarık cübbe demiyor. 'asileri ve canileri astım' diyor. Gerisini H.H. Ceylan uyduruyor, E. Şenlikoğlu'da devam ediyor. Velev ki sayı versin; Bir cellatın söyledikleri ile koca tarih mi değiştirilir?. İstiklal Mahkemeleri Zabıtları açık. Tanıklar, belgeler ortada. Ben bir röportaj versem, dedemi Atatürk astı, sonra çıkardı bi daha astı desem, direk filmini çeker bunlar. Önemli olan belge-bilgi değil. Mesele Atatürk'ü karalamak, Gazi kompleksi...)

T.Ateş – Biz, ne milletvekilleri var, onları da biliyoruz. Şimdi siz buna (cellatın ifadesine) belge mi diyorsunuz?

E.Şenlikoğlu – Ben, belge diyorum tabii.

T.Ateş – Yahu, bunun nesi belge?

 E.Şenlikoğlu – (Çizelgenin fotokopisini gösterir) Siz buna nasıl belge diyorsunuz?

T.Ateş – Ben size bu rakamları verdim. Bunu belge diye bana veren sizsiniz. Ben size rakamları gösteriyorum, yapılan araştırmanın sonuçlarını gösteriyorum. (K.Çelik’e) Hanımefendi bunu bana belge diye getiriyor. Belgenin ne olduğunu, biliyor muyuz?

E.Şenlikoğlu – Yani sizin getirdikleriniz belge oluyor da, neden bizimnkiler belge olmuyor?

T.Ateş -  Çünkü bu [sayılar] zabıtlardan çıkartılıyor Hanımefendi!

E.Şenlikoğlu – Sistemler her şeyi yazmazlar!

T.Ateş – Sistemler herşeyi yazarlar! O her şeyi yazmayan sistemler ,farklı sistemlerdir.

E.Şenlikoğlu – Bakınız efendim, eğer zabıtlardansa, bu dediğiniz doğruysa, burada ‘2.827 kişi asılmıştır’ diyor ama aynı sayfanın aşağı kısmında da, ‘böyle denildiyse de bu sayı çok eksiktir’ diyor efendim, sizin belgenizde söylüyor bunu. Hangisi resmi şimdi  bunun?

T.Ateş – ‘Çok eksiktir’ diyor. Birtakım asker kaçakları, savaş sırasında...

E.Şenlikoğlu – İstediğiniz gibi çevirince olmuyor tabii.

T.Ateş – Çevirince değil, durum bu Hanımefendi. Savaş sırasında, asker kaçağı, savaş mahkemelerinde yargılanıp asılınca, buradaki belgeye girmemiştir.

E.Şenlikoğlu – Bir belge daha sunuyorum.Buna nasıl itiraz edeceksiniz, onu bilmiyorum. (Okur) “Meclis’in kararı üzerine, Topal Osman’ın ölüsü gömüldüğü yerden çıkarıldı ve  Meclis’in önünde,ayağından baş aşağı asılarak herkese gösterildi. “Tarih, 16.11.1968, Milliyet gazetesi, sizin kendi gazeteniz. (!) Buyrun, bir itirazınız varsa, gazetenize yaparsınız.

T.Ateş -  Hanımefendi bunun ne alakası var İstiklal Mahkemeleri ile?

E.Şenlikoğlu – Şimdi...

T.Ateş – B ir dakika...

E.Şenlikoğlu – Orada ölüyü, Meclis’te asan, niye Erzincan’da asmasın yani?

T.Ateş – Bir kere onu Meclis’in kapısında asanlar, İkinci Grup Milletvekilleridir, sizin takımdır ama...

E.Şenlikoğlu – Yani beni ilgilendirmiyor artık..

T.Ateş – Şimdi ben size başka bir şey söylüyorum...

K.Çelik – Efendim Topal Osman’la...

T.Ateş – Evet. Topal Osman’la İstiklal Mahkemelerinin ne alakası var diyorum?

E.Şenlikoğlu – Kabul edin bir kere de hatayı, ne olur!

T.Ateş – Ne hatasını kabul edeyim hanımefendi?

E.Şenlikoğlu – Kabul edin ki sistem, bu konuda birşeyler yapsın? Sizin gibi aydınlar, böyle bir olayın bağnazlık olduğunu kabul etmezlerse, basıl düzeltilir? Aydınların konusacağı mesele bu. Topal Osman’ı Ankara’da, Meclis’te asan zihniyet, Erzincan’da da birilerini asamaz mı yani?

T.Ateş – Yahu, asmamış ama, asmamış! Uyduruyorsun!

E.Şenlikoğlu – Ha, asmamış olabilir. Birkaç kitapta yazıyor. Yine onu vereceğim diyeceğim;zaman varsa şimdi göstereceğim...

T.Ateş – Gösterin şunları yahu!

E.Şenlikoğlu – Ancak şu da olabilir.Bazıları, ‘asılmadı, ancak mezarda bakıldı, sahiden ölen o mu diye, çünkü resmi belge ile’...

T.Ateş – Efendim, adam hayatında İstiklal Mahkemesine çıkmamış!

E.Şenlikoğlu – Resmi belge var efendim.

T.Ateş – Ne resmi belgesi? Hani nerede? Şu belgeyi göreyim yahu.

E.Şenlikoğlu – Araştırın devlet arşivinden. Gazeteci geldi bana, belgesinin fotokopisini almış, gösterdi. Siz de bulabilirsiniz. Ama idam edildi demiyor o belgede.

T.Ateş – Bakın Emine Hanım, siz bugün buraya, o gün vermediğiniz belgeleri vermeye geldiniz.

E.Şenlikoğlu – Veriyorum işte. Sırayla gidiyoruz.

T.Ateş – Hani şu Erzincan’daki, öldükten sonra idam edilen insanın belgesi var diyordunuz...

E.Şenlikoğlu – Farz edelim ki yanlıştı. (?????)

T.Ateş – E, var diyordunuz!

E.Şenlikoğlu – Farz edelim ki yalandı.(?????) Gerçi onu (o sahneyi) ben yazmadım ama diyelim ki böyle birşey yok. Ama Topal Osman’ın ölüsü asılırsa, orada niye asılmasın?

T.Ateş – Eefndi, biz buraya Topal Osman’ı tartışmaya gelmedik.

E.Şenlikoğlu – Yani bir semboldur o filmdeki mesele. Sonuçta, böye biri var mı, yok mu?

T.Ateş – Efendim, isim veriyorsunuz, aile veriyorsunuz...

E.Şenlikoğlu – Hiç bir yerde öyle bir isim vermedik. ( Kıvırmanın bu kadarı! )

T.Ateş – Filmde var!

E.Şenlikoğlu – Ben filmde isim olduğunu da sanmıyorum.

T.Ateş – Siz seyretmediniz mi filmi?

E.Şenlikoğlu – Böyle bir şey varsa, onu senaryoya ilave edenlerin delilleri vardır, onlar...

T.Ateş – O zaman siz gidin, onlar gelsin, tartışalım. Gelecek zamanla geçmiş zaman arasında gelip gidiyorsunuz, şimdiki zamana bir türlü gelmiyorsunuz.

E.Şenlikoğlu – Hangi zamana?

T.Ateş – Şu andaki.

E.Şenlikoğlu – Neden gelmiyorum? ( Contayı yakmak dedikleri bu sanırım... )

T.Ateş – Önce, sonra vereceğim dediniz, şimdi hayır diyorsunuz.

E.Şenlikoğlu – İşte veriyorum.

T.Ateş – Canım, bunlar benim size verdiğim belgeler......

E.Şenlikoğlu – Aa rica ediyorum, siz bana şu belgeyi verdiniz. Verdiğiniz belge sizi çürütüyor.

T.Ateş – Bunu ben verdim size. Bu bir belge değil’

E.Şenlikoğlu – Bu da, ölmüş bir insanın (Topal Osman Ağa), mezarından çıkartılarak ayağından asıldığı...

T.Ateş – Bu bizim tartışma konumuz değil ki.

E.Şenlikoğlu – E, siz hiçbir şeye belge demezseniz... Siz yani kısaca inanmak istemiyorsunuz.

T.Ateş – (Yüzü pancara dömüş bir halde) Şimdi bakın, o gün vereceğim dediniz, bugün soruyorum...

E.Şenlikoğlu – İşte veriyorum. Bu gün söylediğim başka bir belge.

T.Ateş – Hani? Bu mu belge?

E.Şenlikoğlu – Evet, bu belge. Burada benim söylemek istediğim, ‘İstiklal Mahkemesinin kural ve düsturlarını kitaplarda bulamazsınız’ diyor.

T.Ateş – Tabii.

E.Şenlikoğlu – Bu gayet açık bir şey yani.

T.Ateş – Nedir açık olan?

E.Şenlikoğlu – Yani İstiklal Mahkemesi, her yaptığını yazar mı?

T.Ateş – Yani şunu şurada okumasam... İstiklal Mahkemelerinin yaptıkları kitaplarda yazmaz diyorsunuz, insaf buyurun!

E.Şenlikoğlu – Bakın, buraya çakılıp kalıyorsunuz.

T.Ateş – Niye kalmayayım? Bana belge diye...

E.Şenlikoğlu – Kalıyorsunuz. Yani sistemler, astığını, kestiğini, her şeyini yazmaz. Yani gösterdiğim belgelere ne diyorsunuz?

T.Ateş – Yahu hangi belgeler?

E.Şenlikoğlu – İşte. Topal Osman ayağından asılmış, işte celladın itirafları. Siz hiç kabul etmek istemiyorsunuz. Sonra böyle oluyor.  ( Hatırlatmam gerekir ki; Topal Osman’ı Atatürk karşıtları astırmıştır. Yukarıda yazdık, Gazi Mustafa Kemal’in elinde olsa Topal Osman’ı astırmazdı bile, çünkü o Atatürk’ü tehdit etti diye Ali Şükrü Efendiyi vurmuştu. Ne alaka değil mi; bilmeyene yutturmak. Konuyu değiştirmek için seçtikleri konu bile yanlış)

T.Ateş – Sevgili Çelik, bizim Emine Hanımla mantıklarımız farklı çalışıyor.

E.Şenlikoğlu – Evet, tabii.

T.Ateş – Burada bir cellatın ifadesi delil oluyor...

E.Şenlikoğlu – Delil olacak tabii, 31 senesinde söylüyor.

T.Ateş – Osman Ağa meselesi ayrı bir mesele. Ve benim kendilerine taktim ettiğim, Ergün Aybars’ın kitabındaki istatistikler, belge diye bana sunuluyor.

[ Gerçek hayatta yaşanan bu Çehov komedisi böyle sürüp gidiyor. E.Şenlikoğlu, aynı belgeleri yeniden ileri sürüyor, aynı kelimelerle savunuyor, T.Ateş kabul etmedikçe de sızlanıyor. O kadar ki tartışmaya karışmamak özenini gösteren K.Çelik bile dayanamıyor, cellat Kara Ali’yi savunan E.Şenlikoğlu’na ‘Ne yapmış, astıklarının çeteresini mi tutmuş?’ diye sormak ihtiyacını duyuyor. Sonunda T.Ateş patlıyor. Son replikleri, birbirine bağlayarak aktarıyorum]

T.Ateş – Bu kadar yalan, bu kadar dolan, halkı bu kadar aldatmaya ne hakkınız var? Diyorsunuz ki ‘biz İstiklal Mahkemesi tarafından asılan insanların torunlarıyız’. Bu torunlar sizi mahkemeye veriyor, ‘yalan söylüyorsunuz’ diyor, bu torunlar size ‘saptırıyorsunuz’ diyor. Siz torunlar adına konuşma hakkını kimden aldınız?

E.Şenlikoğlu – Daha bir şey söyleyemem. Anlaşıldı, kabul etmeyeceksiniz. Yüzlerce belgeyi (!) göstermenin anlamı yok.

T.Ateş – Benim kabul etmem önemli değil. Belge yok ortada, belge!

[Sonunda, E.Şenlikoğlu da Cumhuriyetten yana olduğunu, Cumhuriyeti korumak gerektiğini belirtiyor ve program sona eriyor.]






Artık, 'Bize Nasıl Kıydınız' filmini anladık sanırım. Çekenleri de, yalanlarını da. İftira, Yalan, Yalancı Şahitlik, Kul Hakkı!........ Bunlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu programlardan sonra uzun süre kayboldular. Şimdi olaylar unutuldu ya; tekrar ortaya çıkan bu isimler artık Akil Adam!

 

………………………………………………………

İstiklal Mahkemeleri bazıları için abartma malzemesi oldu. Aynı şahıs bile göreceğiniz üzere bir kitabında on binlerden bahsederken diğer kitabında yüzbinlere çıkmıştır. Misal;

-‘1923-1931 yılları arasında, sırf İslami düşünüş ve yaşayışlarından dolayı, darağaçlarında sallandırılan 10 binlerin üzerinde….’ H.H. Ceylan, Din-Devlet İlişkileri, 3.C. s.9)

-‘İstiklal mahkemeleri adıyla, çoğu azası hukukçu olmayan seyyar bir mahkeme, Anadolu’nun şehir ve kasabalarında dolaştırılarak, on binlerce masum insan….’ (K. Mısıroğlu, Hilafet, s.358)

-‘İstiklal Mahkemeleri 30 bin kişi asmıştır.’ (Mehmet Altan. Milliyet, 29 Ekim 1996, s.18)

Yok mu arttıran? Var….

-‘İstiklal Mahkemelerince yüz yirmi bin kişi asılmıştır.’ (A. Dilipak, Hürriyet Gazetesi, 2 Şubat 1912)

-‘Kemalist İnkilapları yerleştirebilmek için beş yüz binden ziyade insan telef edilmiştir.’ (K. Mısıroğlu, Hilafet, s.359/316 dipnot: Lozan, 1.C. s. 96)

O zamanki nüfusun yarısını asmışlar arkadaşlar…..İnanabilirsiniz….

Biz gerçekleri yazalım yine de;

İstiklal Mahkemeleri, 2 ayrı dönemde hizmet vermiştir. Birinci dönemde toplam idam kararı 3811 dir. 2827’si ertelenmiş, 1054 idam kararı infaz edilmiştir. Prof. Dr. Ergün Aybars, çeşitli sebepler ve bilimsel ihtiyatlılıkla bu sayının 1400-1500 arası olabileceğini söyler. 2. Dönem için ise sayı kesindir: 443. Toplamda fazlalık payıyla dahi 2076 kişi eder. Bunlar; ısrarlı asker kaçakları, asiler, hainler, casuslar, bozguncular, katiller, ırz düşmanları, soyguncular, halka eziyet eden görevliler, işgalcilerle işbirliği yapan Rum ve Ermenilerdir.

Sayın Aybars, belgeleri ve zabıtları ile İstiklal Mahkemelerini ve kararları 2 cilt halinde yayınlamıştır. Sallamalara değil, gerçeklere bakmak isteyenin okumasını tavsiye ederim.

Sallamak basit tabi, nasılsa araştıran yok…’Yalan’ ise bu insanların en büyük özellikleri. Din’in arkasına sığınarak yalan söylemek, takdir edersiniz ki, Din’e en büyük zararı vermektedir. Allah’tan korkmak mı? Ne gezer….

……………………………………………………………..

 

Sırf ekonomiyi, ya da sırf iç isyanlar ve sebeplerini, devrimleri, kısacası Mustafa Kemal’i aylarca yazsak bitmez. Ama her şeyi buraya yazmayacak ve bazı tespitlerimizi toplantılarımızda konuşacağız. Çünkü bir an evvel bugüne gelmemiz lazım. Tabi, ondan sonra bu detay yazılarımızı yayınlayacağız. Şimdilik konumuzu toparladık sayılır. Artık Mustafa Kemal Atatürk konusunda, genel görüşü ve dünyaya etkileri ile ilgili bir yazı yazarak, İsmet İnönü dönemine geçeceğiz. Tabi İsmet İnönü döneminde Cumhur Reisi olarak yer yer yine bu büyük insanı hatırlayacağız. Keza Fethi Okyar, Refik Saydam ve benzeri büyük insanlarımızı da, İsmet İnönü döneminden ayrı olarak, kısa bir yazı ile hatırlatmamız gerekir kanaatindeyim.

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk-4 yazımızda; dış ilişkileri, yenilikleri ve Dünya ile kıyaslandığında; hızla geride bıraktığımız mesafeleri yazacağız. Ayrıca ekonomik ve teknolojik gelişmeleri ve iç isyanları İsmet İnönü yazımızda detaylı bir şekilde vereceğiz.



Not: Yazımız 24.11.2013 tarihinde güncellenmiştir.



29960 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın


 Kahve Falı Yasağı, Tekke ve Zaviyeler Kanunu İçin Bir Hazırlık mı?

 

 Adnan Menderes Mahkemesini yenileme talebi İskilipli İçin Hazırlık mı?

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.80257.8338
Euro9.12179.1583
Hava Durumu