Site Menüsü
Üyelik Girişi
Anket
Anadolu Halk Hareketi'ni Doğru Buluyor Musunuz?
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret590273

Milli Mücadelenin İstanbul tarafı. Saltanatın kaldırılması. Gayri resmi tarih yazarlarının iddialarına karşı; Sultan Vahideddin'in kendi anıları ve Şahbaba kitabı üzerine.






Daha önce de belirttiğimiz gibi Sultan Vahideddin yazılarında Milli Mücadelenin detaylarına fazlaca girmiyoruz. Çünkü Mustafa Kemal Paşa yazılarımızda da bu günlere tekrar döneceğiz. Ancak genel hatları ile değindiğimiz bu dönemde, İstanbul’un tavrını belirtmeye çalışıyoruz. Mustafa Kemal Paşa yazılarımızdan sonra, mukayeseli olarak bu yazıyı tekrar gözden geçirmek faydalı olacaktır görüşündeyiz.

Yine bu yazı sonunda, Gayri Resmi Tarihçilerin bunca iddiasına karşı, Sultan Vahideddin’in kendi anılarından bölümler vereceğiz ve genel bir görüş sunacağız.

…………

Bir önceki yazılarımızda 1920 yılına kadarki gelişmeleri incelemiştik.

Sultan Vahideddin -1-

Sultan Vahideddin -2-

Bu bölümü doğru değerlendirebilmek için; önce ilk bölümleri incelemek elbette elzemdir.


Şimdi sadece belgeler ile o süreci (1918-1920) kısaca hatırlayalım ve devam edelim:

1918







-Karadeniz Ordusu Başkomutanı General Milne’in 16 Aralık 1918 günlü raporu : ‘Padişah, Türkiye’nin idaresini mümkün olduğu kadar çabuk ele alması için Britanya hükümetinden istirhamda bulundu. Britanya memurlarının kontrol maksadıyla memleket içine gönderilmesini ve Britanya subaylarının, idareye yardımda bulunmalarını rica etti.’ ( Jeschke, İngiliz Belgeleri s. 4 )

-Y. Komiser Yardımcısı Amiral Webb’in 30 Aralık 1918 günlü raporu: ‘ Hariciye Nazırı (M. Reşit Paşa), ‘kendim, kabinedeki arkadaşlarım, Sultan ve geniş bir halk kitlesi adına katiyet ve ciddiyetle temin ederim ki umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir’ dedi.’ (Jeschke, İng. Belgeleri, s.8)

 

1919

-Y. Komiser Calthorpe’un İngiltere Dışişleri Bakanına yolladığı 10 Ocak 1919 günlü mektubundan: ‘ Padişahla uzun bir görüşme yapan bir İngiliz şahsiyetinin (*) verdiği bilgiye göre, Padişah ‘daima İngiliz dostu olduğunu, şimdi bütün ümidini İngiltere’ye bağladığını, İngilizlerin istediği her bir kişinin tutuklanıp cezalandırılmasını sağlamaya hazır olduğunu’ söylemiş, ‘şiddetle harekete geçtiği takdirde bir ihtilal çıkarsa, Müttefiklerin desteğine güvenip güvenemeyeceğini’ sormuş, ‘İngiliz Yüksek Komiserliğinden gelecek herhangi bir işarete göre davranmaya hazır olduğunu’ bildirmiş, ‘İngiliz hükümetinin, kendisini Halifelik makamında desteklemeye niyeti olup olmadığını’ öğrenmek istemiş ve bu meseleye çok büyük önem verdiğini belirtmiş…..’ (Jeschke, İng. Belgeleri, s.4, Mektubun orjinali: s.261 ve 274) (S. Akşin, İst. Hükümetleri, s.145-147, ilgili belge: 371/ 4172-13592)

(*) İngiliz Dışişleri Bakanlığının bir yetkilisi, Amiral Calthorpe’un bu kişinin adını vermemesini, ‘aşırı ihtiyatlılık’ olarak değerlendirmiş, belgeye, söz konusu kişinin uzun zamandır Türkiye’de bulunan Whittall ailesinden biri olabileceği notunu düşmüş.(S. Akşin, İst. Hükümetleri, s.146)

 

-Y. Komiser Yardımcısı Amiral Webb’in, Dışişleri Bakanlığından R. Graham’a gönderdiği 10 Ocak 1919 günlü mektubundan: ‘Görünürde memleketi işgal etmediğimiz halde, şimdi valileri tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz; polisleri yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları, işledikleri suçlara aldırmaksızın serbest bırakıyoruz….Demiryollarını sıkıca murakabemizde bulunduruyoruz ve istediğimiz her şeyi müsadere ediyoruz…..Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor…. Halife elimizin altında bulundukça, İslam dünyası üzerinde ek bir denetleme aracına sahibiz…..Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmek istiyor.’ (S.R.Sonyel, Dış Politika, 1.C., s.44; İlgili Belge : FO 4164-19127)

 

-Damat Ferit, 9 Mart 1919’da Amiral Webb’i ziyaretinde ‘….kendisinin ve Padişah efendisinin ümitlerinin Allah’tan sonra İngiltere Krallık Hükümetinde toplandığını beyan etti ve bunun Londra’ya bildirilmesini istedi.’ (Jeschke, İng. Belgeleri, s.9) (S. Akşin, İst. Hükümetleri, s.229)

  



-Damat Ferit 30 Mart 1919’da, İngiliz Yüksek Komiseri amiral de Robeck’i ziyaret ederek, ‘’ Babası Abdülmecit’in onu (Vahideddin’i) İngiliz devletine ve İngilizlere dostluk duyguları ile yetiştirdiğini (Sık sık bu tabir geçiyor ama babası Abdulmecit, Vahideddin 4 aylıkken vefat etmiştir, bunu da hatırlatalım), bugün takip ettiği gayenin Osmanlı Hükümetini,  İngiltere  Devletine mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu’’ söyler ve Sultanla birlikte hazırladığını belirttiği gizli bir proje verir. Osmanlı’yı bir İngiliz sömürgesi yapmayı amaçlayan bu projenin başlıca hükümleri, özet olarak şöyledir:

1-Ermenistan, bağımsız veya Özerk bir Ermeni cumhuriyeti haline getirilecektir.

2-İngiltere, Türkiye’nin dışa karşı bağımsızlığını korumak! ve iç asayişi sağlamak için gerekli gördüğü yerleri 15 yıl süreyle işgal edecektir.

3-İngiltere, Osmanlı Nezaretlerinde (Bakanlıklarında) gerekli görülen yerlere İngiliz Müsteşarlar tayin edilmesini kabul edecektir.

4-İngiltere, her ile bir Başkonsolos tayin edecek ve bunlar, 15 yıl müddetle Valinin Müşaviri olarak görev göreceklerdir.

5-Belediye ve Parlamento seçimleri, İngiliz konsoloslarının kontrolleri altında yapılacaktır.

6-İngiltere, devlet merkezinde ve illerde, maliyeyi sıkı bir kontrole tabi tutmak hakkına sahip olacaktır.

(Amiral de Robeck’in 3 Nisan günlü raporuna dayanarak, Jeschke, İng. Belgeleri, s.5 ve 38) (S. Akşin, İst. Hükümetleri, s.233) (Hikmet Bayur, Hayatı ve Eseri, s.270 v.d.) (S.R. Sonyel, Dış Politika, 1.C., s.50, İlgili Belge: FO 371/4156, Br.IV,s.754) (Damat Ferit bu konuyu 8 Eylül 1919’da Amiral Webb’e bir daha açacaktır. Jeschke, İng. Belgeleri, s.5, Dipnot 13)

………………………………………………

Bu acı belge, bize birçok cevabı veriyor ve yazı sonunda Sultan'ın damadının da bu belge hakkındaki şahitliğine değineceğiz.

Bu arada 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıkmıştı. Ordu müfettişi sıfatıyla çıktığı bu yolda, rütbelerini sökecek ve Milli Mücadelenin başına geçecekti.








-Amiral Calthorpe’un 6 Haziran 1919 günlü raporuna göre, Tevfik Paşa da ‘’İngiltere ile gizli bir anlaşmaya varılarak, Osmanlı Devletinin kalan ülkesinin birliğinin ve İngiltere’ye bağlılığının sağlanmasını’’ ister. (S. Akşin, İst. Hükümetleri, s.571 ; İlgili belge:  FO 371/4229-92736)

 

1920

-11 Nisan 1920: Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a : ‘İngiliz Yüksek Komiserliğinin, Milliyetçilere karşı kuvvetlerin silahlandırılmasına müsaade edeceği… Galip Devletlerin (D. Ferit) hükümetini tamamen destekleyecekleri…’ (B.N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C.,s.XXVII/29)

-10 Haziran 1920: Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a; ‘Sadrazam Damat Ferit, istikbaldeki Türk devleti için İngiliz himayesi istedi ve yeni prensin (yeni veliaht) tamamen İngiliz dostu olarak yetiştirileceğini söyledi.’ (E. Ulubelen, s.262, Belge No:80,)

-Veliaht Abdülmecid, 8 Ağustos 1920’de, A Ryan’a şu açıklamayı yapar : ‘Anadolu’daki hareket haince, cahilce ve canavarcadır.’ (Jeschke, TKS Kronolojisi I, s.56)




-20 Temmuz 1920, Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a; ‘Damat Ferid bana geldi, dedi ki; ‘Kürt liderleri Mustafa Kemal’i sevmezler, çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz, çünkü o sizin yaptığınız andlaşmayı (Sevres) kabul etmiyor. O halde Kürtleri, M. Kemal’e karşı birlikte kullanalım.’ (E. Ulubelen, s.264, belge no. 103) (S.R. Sonyel, Dış Politika, 2.C., s.85) (B.N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C., s.LXX/233)

Zaten kullandılar da. Bu konuyu ayrı bir yazımızda inceleyeceğiz. İsyanlar ve isyan başlarının İngiliz ilişkileri belgeleri ile yayınlanacaktır. Biz o dönem için önemli bir olaya, Sevr’e dönelim.

 

Sevres Süreci ve Hürriyet ve İtilaf Partisi







Sevres andlaşması, Damat Ferit hükümeti ile Saltanat şurasının kararı üzerine, Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Beyler tarafından 10 Ağustos 1920 günü, Paris’te imzalanmıştır.

 


Şimdi burada bir tuhaf itilaf var. Adı üstünde İtilafcıları kaynak edinenlerden tabii..

1-‘Sultan Vahideddin, ittihatçı hükümet erkanının baskı ve ısrarına rağmen, onaylamamakta ısrar etmiştir. Reşit (Rey) Bey, anılarında yetkili bir tanık olarak, Sultan Vahideddin’in Sevres andlaşmasını imza etmemek için hükümete direndiğini belirtmiştir.’ (K. Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, s.44)

Burada enteresan olan ilk nokta ‘ittihatçı hükümetin ısrarı’ konusudur. Hükümet Damat Ferit hükümetidir! Yani Hürriyet ve İtilafçılar…..K. Mısıroğlu bunu bilerek yapıyor. İttihatçı nazırların baskı yaptığı iddiasına da Reşit Bey’in anılarını kaynak gösteriyor. Oysa Reşit Rey şöyle diyor:

-Zat-ı şahanenin bu andlaşmayı, Sadrazamın baskısına rağmen onaylamaktan kesinlikle kaçındığı kuşkusuzdur.( Gördüklerim, İşittiklerim, s.299)

Sadrazam kim? Zaten K. Mısıroğlu da kıvırmak zorunda kalıyor bu konuda. Diğer kitabında baskıyı Damat Ferid’in yaptığını yazıyor.(Lozan, 1.C., s.105)

Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı Sadık Bey de, 18 Temmuz 1920 günü bir açıklama yapar: ‘Şartları ne kadar ağır olursa olsun, fırkamız andlaşmanın imza edilmesi kanaatindedir.’ 

Ama Mısıroğlu bir o yana bir bu yana kaçmak zorunda. Kaynakları  ve inandıkları Hürriyet ve İtilafçılar çünkü. M. Sabri, R. Nur, M. Rıfat….Hatta Damat Ferit’i bile savunmaya kalkması bundan. Sultan Vahideddin'de ilk yazımızda gördüğümüz üzere  Hürriyet ve İtilaf Partisi sempatizanı. Vahideddinciler Sevresi İttihatçılara yüklemeye çalışıyorlar ama her zamanki gibi batıyorlar.

Bu arada TBMM 19.08.1920’de ‘Bu andlaşmanın imza edilmesine karar ve oy verenler ile imza edenleri hain ilan eder.’(TBMM, 1. Dönem ZC, 3.C., s.333)





Yine Ankara İstiklal Mahkemesi, 7 Ekim 1920’de Ferit Paşa ile Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Beyler hakkında idam cezası verir.

Zaten Damat Ferit’te 20 ekim 1920’de istifa eder ve yurtdışına kaçar. Yerine Sultan Vahdettin’in dünürü Tevfik Paşa gelir.

Peki K.Mısıroğlu ne diyor:

-‘Sevres’in imzalanması, Mustafa Kemal ile yapılan muhabere ve sağlanan mutabakat üzerine gerçekleşmiştir.’ (K. Mısıroğlu, Lozan, 1.C., s.210)

K.Mısıroğlu hakkında Turgut Özakman’ın cümlesini aynen paylaşıyoruz: ‘Allah şifa versin!’

Ankara; imza atanları hain ilan edip, idama mahkum ediyor ama Mısıroğlu hala ne anlatıyor?



.............................................

Padişah tarafından onaylanmadığı konusuna gelince, konu Paris’te imzalanması ve sonra geçerli olması için Mecliste onaylanması olarak 2 aşamada incelenmelidir.;

Sevres’in hükümet heyetince Paris’te imzasına Sultan Vahideddin’in rızası vardır:

-Y. Komiser Amiral de Robeck, 21 Ağustos 1920 günlü raporunda ziyaret ettiği Vahidettin’in bu konudaki sözlerini aktarmaktadır. ‘’…andlaşmanın imzası için emir verirken, gelecekte Britanya’nın yardımına dayanacağı ümidini beslediğini…..söyledi.’’ (Jeschke, İng. Belgeleri s.7) (S.R. Sonyel, Dış Politika, 2.C., s.100)

-Sevres andlaşmasının imzalanmasından sonra Abdülmecit ile Şehzade Selim, Abdulhalim ve Ömer Faruk, kendi görüşlerince ‘artık bir değer ifade etmeyen veraset haklarından vazgeçtiklerini’ ilan ettiler. (Jeschke, İng. Belgeleri, s.16)

Sevres Andlaşması Osmanlı Ayan ve Mebusan Meclisleri toplanamadıkları için onaylanmamıştır. Gerçi bunu Lozan’da kullanmışlardır ancak Müttefikler kendi Meclislerinde bile onaylatma gereği duymamışlardır.

Sultan Vahideddin yıllar sonra San Remo'da yazdığı anılarında şöyle diyor:

-'Bununla birlikte ben, Sevres anlaşmasını, kesinleşmiş sayılacak biçimde onaylamadım. Andlaşmanın kesinlik kazanmasının, Meclis'in kabulünden sonraki onayıma bağlı olduğunu, hak ve adaletle bağdaştırılamayacak kadar anormal olan böyle bir andlaşmanın devam edemeyeceğini ve yerleşemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılacağı uygun zamanın gelmesine kadar, vakit kazanmak için andlaşmanın hükümetce kabulüne taraftar göründüm.'

Burada kilit nokta belli sanırım. Taraftar göründüm diyor. Yani içten veya değil, taraftarmış o zaman. Ama Meclis bu andlaşmayı onaylamamıştır. Dolayısıyla Vahideddin'e sıra gelmemiştir. Sıra gelseydi ne yapardı...İçini Allah bilir. Yazı sonunda herkes bir yorum getirebilir umarım.

Bu konuda 2 iddia var:

1- ‘’Sultan Vahideddin, Sevres andlaşmasını onaylamaktan kaçınmış….onaylamamak için direnmiştir.’’ (K. Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, s.42)

Buraya kadar herkesin malumu zaten. Ama Meclisinde etkisini unutmamak lazım.

Ancak Mısıroğlu yine duramamış ve (Lozan, 1.C. s.111’de) bunu ‘Milli mücadele için zaman kazanmak’ olarak yorumlamıştır.

Bu ve önceki yazılarımız boyunca, Sultan Vahideddin’in Milli Mücadeleyi desteklemediğini anladık sayılır. Zaten bunu kendisi bile anılarında açıkça belirtiyor:

-‘’Mustafa Kemal, bağlı olduğu devlete itaat etmekten çıkmış ve Anadolu’da……milletin başına bela kesilmiş idi.’’ (Vahideddin Beyannamesi, Anıları veya K. Mısıroğlu’nun tabiriyle Mudafaanamesi)







Bu yazıları göreceğiz.

Lakin Sultan Vahideddin’in kendisi anılarında Milli Mücadeleyi desteklemediğini  açık açık yazmışken ve yüzlerce belge varken inat etmek; inat edenin kastına, amacına veya saflığına verilmelidir.

Sevr ile ilgili 2. İddia ise tam tersi;

2-‘’Sultan andlaşmanın hemen onaylanmasının, Anadolu’daki Milliyetçi ateşi körükleyeceğini söyledi.’’ (Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a *çok gizli* işaretli yazı, 14 Ekim 1920, B.N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C., s.C/361)

Şimdi burada biz 3. bir tercihi kullanacağız. Milli Mücadele için değil ama belki içine sinmediği için onaylamamıştır. Olabilir. Böyle de bilebiliriz. Bir zararı mı var?

Zaten Sultan Vahideddin Padişahlığı hele ki o dönemde kaldıramamış bir insandır. Kendi itirafları da bu yöndedir. Bunu böyle görüp konuyu kapatmak lazımken, asıl ona en büyük kötülüğü yapanlar, onu kahraman sıfatına sokmak isteyenlerdir. Dertleri Mustafa Kemal, ama olmuyor! Bu sefer belgeler araştırılıyor ve kötülenen yine Sultan Vahideddin oluyor. Onu kahramanlaştırmaya çalışanlar, onu biraz sevseler, bunları zaten yapmazlardı. Yazı sonu yorumumuzu daha sağlıklı verebileceğiz sanırım.

Gelelim Sevres’e. Gerçekten Meclis onaylamamış, dolayısıyla Vahideddin de onaylamamış ve Müttefikler imzanın onayı için ısrarı bir kenara bırakmışlardır. Çünkü artık belli olmuştur ki, Ankara onaylamadıkça o andlaşmanın hiçbir kıymeti yoktur. Padişah onaylasa da yoktur. Bunu Müttefiklerde görüyordu.

Gerçi bazı maddeleri derhal uygulanır da Sevres’in; misal İzmir resmen Yunan idaresine teslim edilir.(L.M. Smith, Anadolu Üzerindeki Göz, s.146) Yunan yasaları yürürlüğe girer ve Yunan mahkemeleri kurulur.(B. Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, s.211)

Biz sürece basından örneklerle devam edelim.

İşbirlikçi Basın

-5 Kasım 1920: Ferda Gazetesi : ‘Ayaklanmak için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.’(Adana Vali V. Abdurrahman Bey'in demeci)

-20 Aralık 1920: Ferda Gazetesi: ‘Kuva-yı Milliye adı altında meydana atılmış soyguncularda bir varlık hissedenlere diyorum ki: Millici ve çeteci, soyguncu ve yağmacı demektir.’ (Şahap Azmi)

-6 Şubat 1921: Peyam-ı Sabah:  ‘Avrupa ile başa çıkmayı, asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki, biz başaralım.’ (Ali Kemal)

-8 Şubat 1921: Alemdar: ‘Ne olurdu Yarabbi, Ankara Meclisindekiler, biraz da memleketi düşünseler.’(R.C. Ulunay)

İşte bu tarihlerde Milli Mücadele zaferler almaya başlamıştır. Bu yazarlar ise bu tarihten sonra kıvırmaya başlıyorlar. Misal daha 6 ay önce Mustafa Kemal’e çapulcu diyen R.C. Ulunay, 2. İnönü Zaferi ile nasıl değişiyor.

-8 Eylül 1920: Alemdar: ‘….Yunanistan, kısa zamanda Mustafa Kemal kuvveti denilen çapulcuları tamamen tenkil edecektir(tepeleyecektir).’ R.C. Ulunay

-4 Nisan 1921: Alemdar:

 ‘Ordu, Türk’ün namusunu yine kurtardı!’ R.C. Ulunay





Tabi bir müddet daha direnenler de vardır. Misal Ali Kemal biraz daha itiraz etmenin yollarını deneyecek ve şu an bazı yazarların tutumu gibi, milliyetçileri ‘Barış istememek’ ile suçlayacaktır. Ya sonra?

-16 Haziran 1921: Peyam-ı Sabah:

Yunanistan’ı yensek bile Müttefiklere kılıç çekemeyiz. Ankara’dakiler barış istemiyor. Bu millete yazıktır.’ (Ali Kemal)

-1 Ocak 1922: Peyam-ı Sabah:

 ‘Mukadderatımızı Ankara’ya bırakmamalıyız.’ (Ali Kemal)

-29 Haziran 1922: Peyam-ı Sabah:

Beyler, ağalar! Yanılıyorsunuz, bin kere, yüz bin kere yanılıyorsunuz ve yanlış yoldan gidiyorsunuz. Sizler bir serabı, hakikat sanıyorsunuz.’ (Ali Kemal)

-26 Ağustos 1922: Peyam-ı Sabah:

‘….Mesela Edirne ve İzmir kurtulsa, Türk! olmak itibariyle seviniriz, sevincimizden çıldırırız…..Fakat esef ederim ki, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonrada olaylar gösterecektir ki biz yanılmış olmayacağız!’ (Ali Kemal)

-2 Eylül 1922: Peyam-ı Sabah:

Bu şanlı mücadeleler, bir milletin ebedi başarılarına bir sayfa daha ilave eder, lakin siyaseten hiçbir fayda temin etmez….’ (Ali Kemal)

-9 Eylül 1922: Peyam-ı Sabah:

Türk’ün bayramı!’ (Ali Kemal)








-11 Eylül 1922: Peyam-ı Sabah: Mihran Efendinin bir açıklaması yayınlanır. Ali Kemal gazeteden uzaklaştırılmıştır. (V.M. Gayyasında, s.433)

……………………………………………………………………

İşte basın ve yazarların durumu bu. Sadece basın değil, ‘Barış’ kavramını, ‘pes etmek’ kavramı ile karıştıran herkes yanılacaktı. Tarih boyunca böyle oldu ve hep böyle olacaktır Allah’ın izniyle…

Biz sürece yine İstanbul tarafından belgeleri ile bir göz atalım. 1920-1922 arası İstanbul tarafının tutumu:

-8 Kasım 1920: Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a: ‘Tevfik Paşa hükümetinin, Sevres’i onaylamak gerektiğini kabul ettiği, ancak Milliyetçilerden çekindiği için derhal onaylamak istemediği ve bu işi Anadolu ile temas sonuna kadar ertelemek arzusunda olduğu…’(B.N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C., s.CIX/395)








-Veliaht Abdulmecid, 2 Ocak 1921’de İngiliz gazetesi The Morning Post’un muhabirine şu açıklamayı yapar: ‘Bizi kendi tarafınıza çekerek, Türk Halifesinin Dini nüfuzunu, İmparatorluğunuz dahilinde sulh ve sükun lehine kazanmakta menfaatiniz vardır.’ (Jeschke, İng. Belgeleri, s.18; Bu sırada Hind Müslümanları ve Mısırlılar, sömürgeci İngilizlerle mücadeleye başlamışlardı.)










Bu Abdülmecid konusunda bir belgeyi daha söylemek lazım. Mustafa Kemal, Sultan Vahideddin’den umudu kesince, Ablülmecid’e mesaj göndererek, Halife olarak Milli Mücadelenin başına geçmesini istemiştir. Hem de 1920 yılında. Bu belge çok ama çok önemlidir. Zira bu konuyu Mustafa Kemal Paşa konumuzda da işleyeceğiz. Bir bakıma Mustafa Kemal’in Saltanat ve Hilafet makamından nasıl umudunu kestiğini gösteriyor diyebiliriz. Olayı Abdülmecid’İn oğlu Ömer Faruk Efendi’den dinleyelim:

‘’….Vakit gece yarısına geliyordu. Kapı vuruldu. ‘Sizi bir asker görmek istiyor’ dediler. Aşağıya indim. Kendi yaverim Topçu Binbaşısı Faik Bey, gayet mühim bir mevzuu görüşmek üzere Anadolu’dan gelen bir zatla birlikte bu gece ne olursa olsun bizi görmek istediğini yazı ile bildirmişti. Gece saat 3’te arka kapıdan gelmeleri için haber gönderdim.

Tam vaktinde geldiler. Onları gizlice içeri aldık. Anadolu’dan gelen zat, babamın eski yaveri Yümnü (General Üresin) Beydi. ‘Ben Mustafa Kemal’den geliyorum’ dedi ve bir zarf uzattı. Babam (Veliaht Abdülmecit)  zarfı açtı. İçinden çıkan bir mektupta şunlar yazılıydı: ‘İstiklal için mücadele eyleyen milletimizin başına geçmek üzere Anadolu’ya geçmeniz mütemennadır (diliyoruz) efendim. TBMM Reisi M. Kemal’

İkinci mektup Hamdullah Suphi Beyden, üçüncüsü ise (Roma Sefiri) Camii Beydendi. Hepsi de aynı mealde idiler. Babam bunları okuyunca şaşırdı. Yümnü Bey, ‘Bugün gidiyoruz derseniz her şey hazır, sizi Anadolu’ya geçirmek için bütün tertibat alınmıştır’ dedi. Memleket işgal altındaydı, nasıl gidebilirdi, anlayamıyordum. Yaver ilave etti: ‘Siz gidiyorum deyiniz, o kadar.’

Babam hala düşünüyordu. Ona ‘Hiç tereddüt etmeyiniz..’ dedim, ‘Muvaffak olduğunuz takdirde, memleketinizi, ailenizi, saltanatınızı kurtarmış olursunuz. Vahdettin tahtında oturuyor. Hiçbir şey değişmez. Gitseniz iyi olur.’

Yaver de aynı fikirdeydi. (Babam) nihayet Yümnü Beye, ‘M. Kemal, her şeyi yapacağımdan şüphe etmesin. Oraya gelirdim. Lakin benim de Hilafetim ilan edilecek, ben ikilik yapamam, bunu benden  beklemesin!’ dedi…..

………………………………………….

Evet ibretlik belge budur. Bu konuyu Yümnü Üresin’de 1952 Mart ayında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan anılarında anlatmaktadır. Bu anıları ayrıca N.H. Uluğ, Halifeliğin Sonu kitabında vermiştir.s.40-41

Yine Abdülmecid, 1922 Eylülünün sonuna doğru köşküne davet ettiği Yahya Kemal’e der ki: ‘M. Kemal Paşayı göreceğiniz vakit bu sözlerimi kendisine söylemenizi rica ederim; İki sene evvel bana bir mektup gönderdiler, beni Anadolu’ya davet ediyorlardı, lakin o zaman İngilizlerin ve Vahidettin Hanın casusları ile sarılmış bulunuyordum. Mektubuna cevap vermeyi arzu ettimse de cevapnamem tutulur diye göndermekten çekindim.’ (Tarih Musahabeleri, s.118)

İşte tahtını tehlikeye atamayan bir adamın yerine bu milletin başına, canını tehlikeye atan Mustafa Kemal’in geçmesinin kısa bir hikayesi…

Yümnü Bey İnebolu’ya yalnız döner. Durumu telgraf başında M. Kemal’e bildirir. M. Kemal’in tepkisi: ‘Allah müstehaklarını versin! Ne yapalım, milletin kendi öz kuvvetinden başka bir şeye güvenmemek, inanmamak lazım geldiğine bir kere daha kani olduk.’ (N.H. Uluğ, Halifeliğin Sonu, s.46)







……..

Biz yine kaldığımız yerden devam edelim. 

1921

-7 Ocak 1921: Abdülmecid, Le Gaulois gazetesine şu demeci verir: ‘Müttefikler 5 yıl için İzmir’i, 25 yıl için Trakya’yı işgal etmeli. M. Kemal Paşanın da buna razı olacağı, olmazsa devrileceği…’ (B.N. Şimşir, İng. Belgelerinde, 3.C., s.XXIV/92)

-27 Nisan 1921: İngiliz Y. Komiserliğinin ‘1920 Türkiye Yıllık Raporu’nun Vahideddin ile ilgili bölümü ‘Zeki, saltanatı korumak, ülkeye hizmet etmek isteyen bir kimse olmakla birlikte zayıf, pısırık ve temkinli olduğu için hakim rol oynayamadığı, ancak İngiltere’nin lütfunun Türkiye’yi kurtarabileceğine inandığı….’ (B.N. Şimşir, İng. Belgelerinde, 3.C., s.LXXXIV/304)

9-10 Aralık 1921’de, Vahideddin taraftarı gizli bir  örgüt, İstanbul’daki Yunan Yüksek Komiserliği ile görüşmelere girişir. Örgütün amacı Ankara hükümetine karşı, Yunanistan’ın yardımıyla, Sultanın itibari vesayeti ve Yunanistan’ın himayesi altında bir ‘Batı Anadolu Devleti’ kurmaktır. Örgütün Yunan komiserliğine 11 Aralıkta verdiği yazılı önerinin birkaç maddesi:

-Ege’deki Yunan işgali altındaki bölgelerde, Sultan adına (Bursa’da) geçici bir hükümet kurulacaktır.

-Kemalist kuvvetler bastırılarak, bütün Anadolu Mustafa Kemal’in elinden kurtarılacaktır.

-Bunun için kurulacak ordunun talim ve silahlandırılmasından Yunan başkomutanı sorumlu olacak, iyi Türkçe bilen bir miktar Yunan subayın bu orduya katılması sağlanacaktır.

-Yunan hükümeti Cemiyet üyelerinin Bursa’ya taşınmalarını sağlamak için yönetim kuruluna 100.000 Türk lirası verecektir. (B.N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.349-355) (İng. Belgelerinde, 4.C., s.LXXI/295)

Yunanistan bunun yerine Ege’de İyonya Devleti adıyla bir uydu devlet kurma yolunu seçmiştir. Yunanlıların kurduğu bu sahte devleti Hürriyet ve İtilaf Partisi ve gizli kuruluşların bir kısım üyeleri ve işbirlikçi bazı yerel yöneticiler destekleyeceklerdir. İzmir Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa ‘Her cins ve mezhepteki halkın mutluluğuna yönelmiş bu yeni düzenden dolayı’ İzmir Müslümanları adına, Yunanlılara teşekkür eder. (Jescke, İng. Belgeleri, s.94) (B.N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.404-429) (B. Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, s.243-255) (D. Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1.C., s.185) (M.Ş. Eğilmez, Milli Mücadelede Bursa, s.152)

Bu hülyanın da yıkıldığını gören İzmir Başpiskoposu Hrisostomos, 7 Eylül 1922’de, Venizelos’a gönderdiği mektupta şöyle der: ‘…İstanbul’la birlikte, bu toprakların Yunanistan’la birleştirilmesi….bu düş, artık en azından yüz yıl için elimizden alınmıştır. Ama bu topraklarda, siz Y. Komiser olmak üzere, Sultan’ın egemenliğinde de olsa, özerk bir Doğu Hristiyan Devleti kurulması için sesinizi duyurmakta acele ediniz.’ (M.L. Smith, Anadolu’nun Üzerindeki Göz, s.330)

İşte bütün bunları başımıza açan Cemiyetin başı ise M. Sabri Efendidir. K. Mısıroğlu ve türevlerinin kaynağı ve bilirkişisi. (H. Himmetoğlu, K.S.da İstanbul ve Yardımları, 1.C., s.347)

Konusu gelmişken bu M. Sabri Efendi’yi de kısaca tanıyalım:






M. Sabri Efendi

Vahdettinci yazarların ‘büyük din bilgini’, ‘allame’, 20.asırda yetişmiş, İslam dünyasının en büyük alimlerinden biri’ diye övdükleri M. Sabri Efendi hakkında, yine Vahdettinci yazarların diğer kaynaklarının ve kendi yakınlarının görüşlerine bakalım:

-‘Maatteessüf(yazık ki) çabucak Sadık Bey, M. Sabri ve Gümülcineli’den mürekkep bir klik teşekkül etmiş, fenalık ve edepsizlik başlamıştı.’ Dr. Rıza Nur (Hayat ve Hatıratım, s.370)

-‘M. Sabri Efendi saraya hulul etmiş(sokulmuş), Sultan Vahideddin Hanın indinde söz ve nüfuz sahibi olmuştu…..Feci vaziyette bulunan devlet hazinesinden on beş bin lira sürgün tazminatı almıştı….Sultan Abdulhamid sarayının tatlı lokmalarının lezzeti henüz  damağından çıkmayan M. Sabri Efendi, Şeyhülislam oldu.’  Mevlanzade Rıfat (Türkiye İnkilabının İç Yüzü, s.231-232)

-‘M. Sabri Efendi, kendi fırkasını içinden çıkılmaz bir duruma düşüren müzmin ve hasta zihniyetin adeta öncüsü idi.’ T.M. Göztepe (V.M. Gayyasında, s.76)

-‘M. Sabri Efendi, İngiliz Himayesine girmekten başka kurtuluş yolu olmadığını iddia edenlerdendir. ‘Kuva-yı Milliyecilerin katli vaciptir’ fetvasını yazan odur, imza eden Dürrizadedir.’ Celal Bayar (Ben de Yazdım, 8.C., s.2640)

İdeal arkadaşı Hürriyet ve İtilaf’ın bir diğer önderi Albay Sadık Bey ise onu ‘Kardinal Richlieu’ye özenmekle’ suçlar. (S.Akşin, İstanbul Hükümetleri, s.376, dipnot 194)

Türk ordusunun zaferinden sonra İngiliz elçiliğine sığınır. Önce Mısır’a, sonra Yunanistan’a sığınır.

Mısıroğlu ve türevlerinin en önemli kaynaklarından olan bu ‘allame’ böyle bir şey işte….

Dönelim 1922 yılına ve artık son perdelere:

1922

-6 Nisan 1922 günü Rumbold ile Vahidettin, gizli bir görüşme yaparlar. Görüşmede hiçbir Türk bulunmaz. Çevirmenliği A. Ryan yapar. Vahidettin’i ‘arzuhal veren bir şarklıya’ benzeten Rumbold, Vahdettin’in söylediklerini şöyle aktarır: ‘ Anadolu Hareketi, İttihat ve Terakki’nin yeni bir şeklidir….Milletin %90 ı Ankara çetesine karşıdır….İstanbul hükümeti Ankara’nın kabul etmeyeceği barış şartlarına razıdır….Ankara meclisi kanunsuz bir kuruluştur….İngiltere ile herhangi bir özel uyuşmaya hazırız…’ (B.N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.394, İlgili Belge: FO 406/49, p.266-270)







Saltanatın Kaldırılması

Bu konuya Mustafa Kemal yazımızda değineceğiz. Ancak burada özetle şunu söylemeliyiz ki; o gün mecliste bulunanlar, Vahidettin ve İstanbul hükümetine lanetler okuyordu denilebilir. Saltanatın kaldırılması görüşülürken, söz isteyen bazı milletvekillerinin konuşmaları:

-‘O tahtta oturanın cani olduğunu bilmiyorduk. Evet canidir. Çünkü bunca kıyım yapan Yunan ordusu, kendini yıllarca Halife ordusu diye tanıttı; düşman bu propagandayı yaparken o, bir beyanname ile olsun ‘Yunan ordusu neden Halife ordusu oluyormuş’ demek cesaretini gösteremedi. İslam alemi kör değil. Durumu görmüş, temsilcilerini İstanbul’a değil, Ankara’ya göndermiştir. Milletin aleyhinde hareket eden bu kişiler haindir.’ Rasih Hoca (Kaplan, Antalya)

-‘Genel savaşta cihad ilan edilmişken, kendi şahsım adına ve kumandan olarak söylüyorum, gerek Çanakkale’de, gerek Irak’ta sürekli İslam askerleri ile savaşmak zorunda kaldım. Halbuki bugün, İstiklal Muharebesi yaparken ve İstanbul aleyhimize bir cihat fetvası çıkarmış iken, doğuda İslam ellerini bize, Anadolu milletine uzatmış ve İstanbul hükümetini lanetlemiştir.’ Kazım Karabekir Paşa  (Edirne)






-‘İslamın hayatına, bütün İslam muhitinin mukaddesatına kayıtsız kalan Vahdettin’e biat ettiği için sağ elime nefretle bakıyorum.’ Hacı İlyas Sami Efendi (Muş)

-‘Hala İstanbul entrikası son bulmuyor. Bence düşmanların da sonuncusu (Vahdettin) bugün halledilmelidir.’ Ali Fuat Paşa (Cebesoy, Ankara)

Saltanatın kaldırılması hakkındaki 2 maddelik karar, 1-2 Kasım 1922 gecesi kesinleşir.(Karar sayısı 308) Karar sadece 1 muhalif oya karşı kabul edilmiştir. (Tek olumsuz oy kullanan Ziya Hurşit’tir)

Burada belirtelim ki Kazım Karabekir Paşa dahil herkes; saltanatın kaldırılması lehine oy kullanmıştır.

 

…………………….

Vahideddin’in Ayrılışı

Son İstanbul hükümeti, Vahidettin’in istememesine rağmen, 4 Kasım’da istifa eder. 6 Kasım 1922 günü Ali Kemal’in milliyetçilerce tutuklandığı haberi İstanbul’da bomba gibi patlar. Kurtuluş savaşına karşı olanlar dalga dalga İngiliz elçiliğine koşup sığınmaya başlarlar.

Vahidettin 6 Kasım 1922 günü barış görüşmelerine katılacakları için vedaya gelen İngiliz Y. Komiseri Rumbold ve Baştercuman Rayn’ı kabul eder. Görüşme sonunda: ‘Britanya makamlarının, yakın bir tehlike vukuunda, şahsını korumak için her şeyi yapacaklarına dair 1920’de yaptıkları vaadi hatırlatır. Kendisini götürüp götürmeyeceklerini, götüreceklerse Mısır’a mı, Kıbrıs’a mı götüreceklerini sorar. Rumbold, Mısır’a gitmesinin imkansız olduğunu, geçici olarak 10-15 kişiyle her yere gidebileceğini söyler’ (Jeschke, s.248-249)

Vahidettin’in yaverlerinden Fahri Engin’in verdiği bilgiye göre, Vahidettin’den bir haber alamadığı için telaşlanan Harington, 13 Kasım’da Vahidettin’in bilgisi ve izniyle kendisini çağırtır:

-‘Harington beni yalnız olarak kabul etti ve bana söyleyeceği teklifin çok mahrem olduğunu ve bunu ancak  Padişahın kendisine arz etmekliğim icap ettiğini söyleyerek şöyle dedi : ‘Vaziyet Türkiye’de gittikçe fena bir şekil alıyor. Padişah isterse kendisini Malaya gemimizle Malta’ya nakledebiliriz. Durum düzelince memlekete dönerler.'....Padişah beni iç mabeyn dairesinde kabul etti. Arkasında robdöşambr vardı, yüzü traşlı, üzgün. Teklifi dinledi, sonunda hiçbir şey söylemedi, sadece ‘Gidebiliriz’ dedi…..Benimle ikinci bir temas olmadı. Padişahın eşlerinden birinin erkek kardeşi olan Yarbay Zeki’nin, bu işler hakkında Harington’la temasta olduğunu öğrendim.’ (Yakın Tarihimiz, 3.C.,s.385)

Olayın devamını Harington anılarında şöyle anlatıyor:









-‘Bir Çarşamba günü (15 Kasım) yemekte iken Sultanın yaverinin geldiğini bildirdiler. Bu yaverin Mızıka komutanı olduğunu öğrendim. Sultanla senelerce beraber bulunmuş olan doktoru dahil bütün saray halkının aleyhe döndüğünü ve Sultanın da Cuma selamlığına çıktığı zaman öldürüleceğini zannettiği için, hayatını kurtarmam için bana haber yolladığını bildirdi. Tabiatıyle, Sultanı kaçırmakla suçlanmak istemediğim için bu talebin yazı ile yapılmasını istemek zorunda kaldım.’ (Harington’un anılarından aktaran, N.H. Uluğ, Halifeliğin Sonu, s.76) (Jeschke, TKS Kornolojisi I, s.11; 15 Kasım 1922)

Bunu üzerine Vahideddin’in Harington’a gönderdiği yazı şöyle olmuştur:

-‘İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fehimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahall-i ahara naklimi talep ederim efendim. 16 Teşrin-i sani 1922’

İmza : Müslümanların Halifesi Mehmet Vahideddin.

 (Yazının Türkçe ve İngilizce orjinallerinin fotokopisi Tevfik Bıyıklıoğlu’nun Atatürk Anadolu’da adındaki, 1958 yılında basılmış olan kitabının 49. sayfası ve Harington’un anılarının 125. sayfasında bulunuyor.) (B.N. Şimşir, Vahdettin’in Kaçışı ve Sonu, 27 Kasım 1973, Cumhuriyet Gazetesi, FO,371/7962)

Padişah 17 Kasım Cuma sabahı, Yıldız Sarayı’nın yan kapısından alınacaktır.

Bundan sonra Hicaz, İsviçre ve Mayıs 1923’te San Remo günleri olacaktır. Vefatına kadar da San Remo’da kalır.

San Remo Günleri ve Anıları

T.M. Göztepe San Remo günlerini ve yaşadığı köşkü şöyle anlatıyor:

-‘San Remo, son zamanlarını tam bir istirahat ve sessizlik içinde geçirmek isteyen servet sahipleri ve canının kıymetini bilir zevk ve keyif ehilleri için kurulmuş bir dünya cenneti gibidir.’(V.G. Cehenneminde, s.111)

-‘….nefis bir saray yavrusu olan villa, 40 odası, 15 dönümden geniş bir portakal, limon korusu…..’(V.M. Cehenneminde, s.100)

-‘..Osmanlı İmparatorluğunun bütün teşrifat ve merasim usulleri olanca titizliği ile korunuyordu.’

-‘Sultan Vahideddin….adamlarına Padişahlığı esnasında aldıkları maaşları, gurbette de fazlasıyla ve düzenli olarak veriyordu…’(a.g.e., s.107)

-‘ Bu küçük Yıldız Sarayında yaşayanlar,  Vahidettin’in 25 kişiden fazla olan mahiyeti ve saray mensupları ile birlikte 40 kişiye yakındır.’ (s.138, 166)

-‘Sultan Vahidettin, San Remo’ya geldiği günden beri, çeşit çeşit teşkilat projeleri ile buraya akın eden bir sürü muhalefet grupları, sabık Padişahın sayılı ve sınırlı servetinden hayli paralar vurup Paris’in, Londra’nın zevk ve sefahat yerlerinde, bu paraların altından girip üstünden çıkmışlardır.’ (V.G.Cehenneminde, s.148)

Vahidettin, bazı serüvencilerin, Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal aleyhindeki projelerini paraca destekler. San Remo’da kaldıkları müddetçe, yemek ve içki dahil bütün otel giderlerini de öder.(V.M. Cehenneminde, s.127,159)

Mevlanzede Rıfat, Vehip Paşa, Gümülcineli İsmail, M. Sabri Efendi gibi isimler, türlü projelerle türlü meblalar alırlar Vahideddin’den. Bunları merak edenler için T.M. Göztepe’nin kitabına ve Turgut Özakman’ın Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, s.73-76 bakmalarını tavsiye ederiz.

Sultan Vahideddin 15-16 Mayıs gecesi 1926 yılında kalp rahatsızlığından vefat ettiğinde 120.000 lira borcu vardır. Keşke böyle bitmeseydi dememek elde değil….

……

Sultan'ın yurt dışında iken verdiği bir kaç demece göz atalım:



-9 Mart 1924’te Halifeliğe Abdülmecit’in getirilmesi üzerine Vahideddin San Remo’da basına şu demeci verir (özet) ‘Altı Milyon Türkün, haksız yere Hilafet makamına tecavüzünü protesto ediyorum…..Ben Yegane Halife’yim, İstanbul’daki ise Halife değildir.’ (10 Mart 1924 günlü Le Journal Gazetesinden aktaranlar; Grammont-Mammeri, Tarih ve Toplum, s.58 ve 61, 53. Dipnot)

Vahidettin’in Halifeliğin kaldırılması üzerine 13 Mart 1924’te Fransa Cumhurbaşkanı Millerand’a yazdığı mektup:

-‘…İsyancı tebaamdan teşekkül eden Ankara Meclisi’nin aldığı kararların hükümsüz ve etkisiz kalmaya mahkum olduğu apaçık ortadadır….Bu karar, yalnızca 6 milyon Müslümandan oluşan Türk halkının yetkilerini aşmaktadır. Türk halkı, çoğunluğunun kökeni ve inançları belirsiz, etkili bir azınlığın yönetimi ve güdümü altında bulunmaktadır….Böylesi kararlar, Müslümanlar arasında büyük huzursuzluk ve infial yaratabilecek nitelikte olduğundan…..vahim tepkilere yol açabilir. Sadık tebaları arasında sayısız Müslümanların bulunduğu Fransa Cumhuriyetinin en yüksek sorumlu şahsiyeti olan Ekselanslarına, bu açıklamayı yapmayı faydadan uzak bulmadım.

Sultan Vahideddin, bu mektubun bir eşini de, İngiltere Kralına göndermiştir.

(Tarih ve Toplum, 16. Sayı, s.58-59, ayrıca 55-56-57-58 ve 59 numaralı dipnotlar. İlgili Belge: Fransız Dışişleri Arşivi, 57. Cilt, 79-80)

Sultan Vahideddin, kendi ülkesinin nüfuzu hakkında bile doğru bilgi sahibi değildir. Bu 5-6 milyon Türk cümlesi kendi anılarında da geçer:

-‘Sonuç olarak şunu açıklarım ki; Hilafet meselesinin çözümü, dini, milleti ve vatanı şüpheli ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir azınlık ile kısmen zor altında bulunan ve kısmen de durumun iç yüzünden haberli olmamak yüzünden aldatılmış olan beş altı milyonluk Türk milletinin yetkisi içinde olmayıp bu, üç yüz milyonluk İslam aleminin tamamını ilgilendiren büyük bir sorundur.

……

Biz kabaca yazımızı sonlandırmadan önce; 'Şahbaba' kitabı üzerine yaptığımız incelemeyi sunalım:

şahbaba kitabı üzerine

 

Murat Bardakçı ‘Şahbaba’ kitabında taraf olmaktan kendini alamamıştır.

Burada amacımız kasıt aramak değil; kitapta yapılan bazı eksiklere değinmek ve bu kitaptan istifade ile değerlendirmeler yapmaktır.

Sultan Vahideddin hakkında yazılmış belki de en detaylı kitabın ilk sayfalarından itibaren birkaç hususa göz atalım. 

…………..

Henüz ‘önsöz’ kısmında kullanılan şu ifade ile başlayalım:

-‘‘…Sultan Vahideddin’in mütareke senelerinde Rauf Orbay’a söylediği rivayet edilen ‘’Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım, o da benim’’ mealindeki söz de….’’ (Şahbaba – syf. 15)

diye devam edip; bu cümle izah ediliyor. Rauf Orbay'ın kendi hatıralarında geçen bir diyaloğa 'rivayet' deniliyor...

‘Rivayet’; kulaktan kulağa dolanan ama kaynağı belli olmayan şeyler için kullanılan bir terimdir. Lakin bu diyalog Rauf Orbay'ın kendisinin yazdığı 'Siyasi Hatıralar' kitabının 443 ve 444. sayfalarında net olarak geçer. 


-''-Vahideddin, bu sözlerim üzerine, sinirliliğini açıkca belirten bir tavırla oturduğu koltuktan kalkıp, bakışlarını gözlerime dikerek: ''Rauf Bey!'' dedi. ''Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim.''...Onun bana bu sözü, aynen bir müddet evvel, Ahmet Rıza Bey ile birlikte Ahmet İzzet Paşa kabinesini tazyik eyledikleri sırada kendisini ziyaretimiz esnasında söylemiş olduğunu da hatırladım. Demek ki çobanlık rolünü oynamaya pek hevesli, gerçekten de kararlı ve azimli imiş.'' R. Orbay 'Siyasi Hatıralar'' syf.443-444.)


Şahitleri olan ve tarihe net olarak düşen bir ifadeye 'rivayet' denilirken; 6 sayfa sonra şu ifade geçiyor:

-‘’Ankara Hükümeti’nin İstanbul’daki temsilcisi Refet Paşa’nın (Bele) bir akrabası, yıllar sonra bir dostuna  ‘’Padişah’ı gitmeye ikna edebilmek için, bizim Paşa günlerce az mı dil dökmüştü?...... diyecekti…’ (Şahbaba-syf.21)

Kimin kime söylediği belli değil.

Peki gerçekten Refet Paşa, Sultan Vahideddin’e gitmesini tavsiye etmiş olabilir mi? Bu soruya 2 kişi cevap verebilir. Refet Bele ve Sultan Vahideddin. Öncelikle Refet Bele hatıralarını yazmamıştır. Sultan Vahideddin ise böyle bir telkinden bahsetmiyor anılarında. 

Devam edelim.

Sultan Vahideddin’in kendi evraklarını 2 kez yok etmesi gayet olağan anlatılıyor:

-‘’Hükümdarın bugüne kalan evrakı arşivinin maalesef tamamı değil. Bu eksikliğin sebebi son padişahın evrakını 2 defa elden geçirerek muzır bulduğu bazı belgeleri imha etmiş olması. İlk imhayı bizzat hükümdar söylüyor. Kızı Sabiha Sultan’a Sanremo’dan 11 haziran 1923’te gönderdiği mektupta bazı belgelerden söz ediyor ve ‘’Ben İstanbul’dan çıkmadan evvel bu gibi evrakı tamamiyle mahvettim’’ diyor. Sanremo yıllarını hatırlayanlar da birçok belgeyi yine bizzat Sultan Vahideddin’in Villa Nobel’de, ablası Mediha Sultan’ın oğlu Sami Bey’le beraber şöminede yaktığını anlatıyorlar.’’ (Şahbaba-syf.18)

İlgili belgeler kitapta var. Ama bu yazının devamında bunu neden yapmış olabileceğine dair ihtimalleri sıralarken; ifade eksik.

-‘’Ve bu imhaların iki sebebe dayandığı anlaşılıyor: Birincisi, hükümdarın vaktiyle kendi tarafını tutan ve İstanbul’dan ayrılmamış olan bazı dostlarını koruma arzusu; ….Öbürü de ‘’Artık her şey bitti, geçmişi gömmek lazım’’ şeklindeki ruh hali…’’ (Şahbaba-syf.18-19)

Peki bir şeyler saklıyor olamaz mı?   

Bu ihtimali bir kenara bırakırsak; sayılan ihtimaller doğru olabilir mi?

İkinci ihtimal zaten çok düşük; tabii gerçeği Allah bilir. Ama ilk ihtimale de bir göz atalım zamanı gelmişken. Sultan Vahideddin’in dostları kimler ve beraber çalıştığı insanlar hakkındaki görüşleri neler. Kendisinin ve yakınlarının kaleminden yazalım:

Girişi kızı Sabiha Sultan’ın şu cümlesi ile yapalım:

-‘’..Babam, yaradılışı itibariyle çekingen, çok mütevazi, muhiti çok dar, dostu, arkadaşı yok denecek kadar az bir insandı.’’ (Sabiha Sultan’ın hatıralarının tam metni: Şahbaba kitabı ‘Belgeler’ bölümü; (20) numaralı belge)

Ve yine Sabiha Sultan’ın hatıralarından gördüğümüz kadarı ile; gençlik çağlarında en samimi arkadaşı; kendisinden bir sonraki Halife ‘Sultan Abdulmecid’ idi:

-‘’Burada ailesi efradından en ziyade temasta bulunduğu amcazadesi şehzade Abdülmecid Efendi ile bazen kendi riyasetinde talim edilmiş kalfalardan müteşekkil musiki takımıyla, bazen de ilmi ve fenni musahabelerle gecelerini geçirirdi. Gündüzleri, selamlıkta kalır ve bazen Abdülmecid Efendi ile ava giderlerdi.’’

Zaten saraydan çıkmazlardı bu devirde şehzadeler. Dolayısı ile sosyal çevreleri saray erkanından oluşurdu en fazla. Ve ortada şehzadelik gibi bir konum olduğundan; herkesle samimi olması da zordu diyebiliriz.

Dostluk harici ise çevresinde misal damadı İsmail Hakkı Bey; görev verdiği sadrazamları ‘Tevfik Paşa, İzzet Paşa, Ali Rıza Paşa ve Damat Ferid Paşa’ gibi isimlerdir. 

 

Sultan Vahideddin’in dostları, sadrazamları ve çaresizliği

 

Peki bu şahısların Sultan Vadideddin hakkında ve daha da önemlisi Sultan Vahideddin’in bu şahıslar hakkındaki görüşleri neler? 

Sultan Vahideddin’in kendi anılarından okuyalım.

Yaveri Avni Paşa’ya Sanremo’da sürgündeyken  yazdırdığı hatıralarında şöyle diyor:

-‘’..Siz memleketi, arkadaşlarınızı ve onların maksadlarını daha iyi biliyormuşsunuz. Zaman size hak verdi……Haklıydınız, haklı. Fakat ne yapalım. Bu fikri, Anadolu’ya geçip ordunun başına geçmem lüzumunu dünürüm Sadrazam Tevfik Paşa’ya açtığım zaman büyük bir muhalefete uğramıştım. ‘’Böyle bir maceraya giremezsiniz’’ dedi. Hatta her kalbe göre şekil alan eski sadrazamlardan İzzet Paşa ile Ali Rıza Paşa biçaresini üzerime sevk etti….Hayli mücadele ettim. Nihayet mağlup oldum..’’ (Şahbaba. Syf.217)

 

Bu paragraflarda 2 gerçek yatıyor. İlki; padişah Anadolu’ya destek vermediği hatta oraya gitmediği için pişman. İkincisi; bir çok örneğini göreceğimiz ve sürekli yakındığı ‘çaresizlik’. Yani ‘istedim ama şu çok baskı yaptı’, ‘yapacaktım ama şu engelledi’ tarzı ifadeler. Karar mercii padişah değil mi? Değilse; Ankara isyan etmiş olur mu? Bunlara diğer yazılarımızda değineceğiz.

Birkaç örnek daha verelim:

-‘..Mütarekeyi takip eden senelerde hükümetin idaresini bana ve memlekete ihanet eden Ferid, Tevfik, İzzet ve Rıza Paşalara vermemeliydim……Ruhsuz ve egoist olan bu şahıslar memlekete acımadıkları gibi, imparatorluğun içinde bulunduğu felaketin üstesinden gelme kapasiteleri olmadığını itiraf etmeyerek hükümdarlarına da, kendilerine de acımadılar..’’ (Şahbaba.syf.223. Ve metnin tamamı için; Şahbaba ‘Belgeler’ bölümü: 2 nolu belge. Ayrıca açıklama için bknz: Şerif Paşa’nın Sultan Vahideddin’den tuttuğu şahsi notlar.)

 

Şimdi hangi mantıkla bakarsak bakalım: Sultan Vahideddin’in kendisinin sadrazam yaptığı misal dünürü ‘Tevfik Paşa’, kız kardeşinin eşi ‘Ferid Paşa’ ve diğer görev verdiği herkesi suçlaması doğru mudur? 

Gelelim dostlarına ve diğer yakınlarına:

Kızının da belirttiği gibi Sultan Vahideddin’in en samimi dostu olan son halife Sultan Abdulmecid; Vahideddin'in özellikle Damat Ferid’e sürekli sadrazamlık görevini vermesini; çok ağır bir şekilde eleştiriliyor.

-‘’..Bu ne biçim padişah? Bana söylediği güzel fikirleri memleket hatırına hiç de kullanmıyor. Ben bu adamın karakterinden doğrusu bir şey anlamıyorum. Hayret!..’’ (Şahbaba. syf. 184. Ve belgenin aslı için: Tarih Dünyası. Sayı: 20. s.867)

Yine ‘şahbaba’ kitabının 196, 197 ve 198. sayfalarında; o zaman ki veliaht Abdulmecid’in; Sultan Vahideddin’e yazdığı bir uyarı mektubunun tam metni bulunmaktadır. Kendisinin göz hapsine alınması üzerine yazdığı bu mektupta Veliaht Abdulmecid; amcazadesi Sultan Vahideddin’e şunları yazmıştır:

-‘’Altı asırlık tarih bize bakıyor ve İslamiyet kan ağlıyor. Beni benden sormayıp, şahsınızı elinde ihtiras oyuncağı yapan Ferid’in yalanlarına nasıl inanıyor ve temiz ailemize karşı hakaretlere nasıl tahammül buyuruyorsunuz?’’

-‘’Nasıl oluyor da siz bu zekanızla en adi hilelerle oyunlara kanıyor ve bütün İslam alemine ve Avrupa’ya karşı hanedanımızın şeref ve haysiyetini zarara uğratacak vicdansız bir muamelenin çekinmeden icrasına izin veriyorsunuz?’’

-‘’..İçeride ve dışarıda herkesin güvenini ve itibarını kaybetmiş, bütün işlerinde başarısızlıkla siyaset yolunda kaybolan Ferid Paşa’ya itimat etmekte ısrar buyurmanız hem hanedanımızı hem milletimizi tehlikeden tehlikeye atıyor..’’

-‘’..Yalnız bana azap veren ve hayatımdan bıktıran bir sebeb varsa, o da Osman’ın, Birinci Mehmed’in, Fatih’in, Selim’in soyundan gelen Zat-ı şahanelerinin böyle bir aczin en aşağısına düşmeleri, devlet ve milletin bugünki felaket ve musabetleridir..’’

 

Şimdi değerli arkadaşlar; biraz üst tarafta Sultan Vahideddin bütün sadrazamları suçluyordu; ‘…kapasiteleri olmadığını itiraf etmeyerek..’’ cümleleri ile. Hatta ‘..bana ve memlekete ihanet eden..’ diye başlamıştı suçlamalarına. Ama bu konuda en yakınları uyarmış kendisini. Özellikle Damat Ferid konusunda.

Hatta kızı ile devam edelim:

-‘’…Bir gün babamın yanına girdim…’’Darılmazsanız bir haber duydum’’ diyerek, Ferid Paşa’nın sadrazam olacağını duyduğumu söyledim. Babam ‘’Buna inandın mı?’’ dedi. İnanmadığımı, amma söylendiğini tekrarladım. O zaman ‘’Benim onun hakkındaki kanaatimi bilirsin. Olmaz böyle şey, inanma!’’ deyince ben de sevindim ve çıktım….Aradan kısa bir müddet geçti ve Ferid Paşa sadrazam oldu. Çok üzülmüştüm ve babama bunu açıklamaktan kendimi men edemedim….’Oldu, mecbur oldum, bir gün bunları sana anlatırım’’ deyince; ‘’ Ne olur, şimdi anlatın….Neye mecbur oldunuz?’’ dedim. Söylemedi…’’ (Sabiha Sultan’ın hatıraları. Belge (25). syf 517)

Sabiha Sultan hatıralarının bir diğer bölümünde (syf.524) babası ile aynı diyaloğu tekrar ederken ‘Ben istemezdim, zorla yaptırdılar’’ dediğini söylüyor ve yaptıranların İngilizler olduğunu ima ediyor.

Sultan Abdülmecid’in Ferid Paşa sadrazam olmadan önceki uyarısına ‘’A birader, ben deli miyim? Onun ne mezhebi, ne meşrebi bana uyar’’ diyecektir. 

Sultan Vahideddin’in şehzadeliği döneminde Ferid Paşa hakkındaki görüşlerini daha önce yazmıştık. Lakin yine sadrazam yapmasına karşı Hüseyin Kazım Bey ‘felaket olur’ dediğinde cevabı:

-‘’..Ben istersem Rum patriğini de, Ermeni patriğini de getiririm,…’’ olacaktır.

Bunca uyarıya rağmen sadrazam yaptığı Ferid Paşa hakkında; sonradan hatıralarında şöyle yazar Sultan Vahideddin:

-‘’..İç meselelerde çok bilgisizdi……bizi tam bir yenilgiye götürdü. Zavallı Ferid Paşa dünyaya İngilizlerin gözlüğü ile bakıyordu…’’( Vahideddin’in hatıraları. Tam metni için: Şahbaba. Belgeler bölümü. (1) nolu belge)

Onca uyarıya rağmen; sadrazamlığa getiren kendisi (hem de 5 defa) değil mi?

…………………………

Gelelim damadı İsmail Hakkı Bey’in görüşlerine. Yazımızın başında açıkladığımız; Damat Ferid'in İngilizlere verdiği projeden bahsediyor aynı zamanda:

-‘’..Damad Ferid Paşa, projeyi İngiliz yüksek komiseri Amiral Calthorpe’a bizzat veriyor ve projenin Sultan’ın yardımıyla kendisi tarafından geliştirildiğine dikkat çekiyordu. Bu projeye göre Türkiye’nin düşman ülkeler karşısında bağımsızlığını koruması ve ülke içindeki düzeni ve huzuru sağlaması için, İngiltere 15 yıl boyunca Türkiye’nin Asya ve Avrupa’daki topraklarını işgal edecek, dostluk çerçevesinde her Osmanlı nazırı için bir müsteşar ve her vilayet için de bir vali atayacaktı. Ermenistan bağımsız yahut özerk bir devlet oluyordu. Beş aylık bir bekleyişten sonra Amiral Webb’in Damad Ferid’e böyle gizli bir anlaşmanın mümkün olamayacağını söylemesi üzerine Sultan büyük üzüntü duymuştu. Sultan bu kez 1919 yılının Aralık ayında yüksek komiser De Robeck’e bir görüşme talebi yapmış ama bu isteği de reddedilmişti…….Hakikaten, İngiliz Hükümeti’nin Sultan’a dostluğunu göstermek gibi bir niyeti yoktu. Buna rağmen Sultan onların dostluğunu kazanmak için elinden gelen her şeyi yaptı……..Sultan bir vatansever miydi? İngiltere’ye sundukları bunun tam tersini gösteriyor….’’ (İsmail Hakkı Okday’ın notları. Belge (21). Syf 500)

Ve aynı belge içinde şöyle diyor damadı:

-‘’..Ama Sultan’ın bizzat kendisi de Ferid Paşa’dan birkaç defa ‘aptal’ ve ‘rezil’ diye bahsetmiş olmasına rağmen ona hükümeti kurması için beş defa görev vermekten geri kalmamıştı…’(syf.502)

 

Hatta  yine İsmail Hakkı Okday’ın; Milli Mücadele kahramanlarına karşı ‘Hilafet Ordusu’ kurulması konusunda kayınpederi Sultan Vahideddin hakkındaki görüşü şudur:

-‘’ Sultan, eniştesi Damad Ferid’in orduyu kurmasına engel olamayacak derecede güçsüz bir karaktere sahipti…’’ (Belge (22). syf. 505)

Yakınlarının; Sultan Vahideddin hakkındaki görüşleri de bu şekilde.


……………………………………..

Şimdi artık; bir kaç noktaya değindikten sonra; yazımızı bitirelim.

………………………………





‘Şahbaba’ kitabında; konuya Sultan’ın kızı Sabiha Sultan gözünden giriş yapılmış . Bir evlat babasını kötüler mi? Bu mümkün değil. Buna rağmen; misal Damat Ferid gibi bazı konularda farkında olmadan veya olarak; bazı hatalarına da değinmiştir babasının. Lakin Sabiha Sultan’ın anılarını okuduğunuzda ‘normal bir ruh hali ile’ babasını savunmaya çalışan bir evlat görüyoruz.

Ama kitapta bizce bazı eksikler var. Kısaca değinelim. 

1-Mondros’un imzasında; ‘’Vahideddin sonraki senelerde işgallerin Mondros’tan kaynaklı olduğunu yazmış ve Rauf Bey’i suçlamıştır.’’ gibi  cümleler var. Rauf Bey; Mondros imzalanırken Sultan’ın emrinde değil miydi? Veya Sultan’ın onayı yok mu Mondros mütarekesinde? Hatta ‘’Amiral Rauf Bey’e yangından mal kaçırır gibi imzalatmıştı’’ denilmekte….

Rauf Bey’in imzasıyla bitmeyen bir şeyin sorumluluğu sadece Rauf Bey’e atılıyor gibi. Yukarıda Sultan Vahideddin’in tüm sadrazamlarını suçladığını görmüştük. Biraz ona benzemiş.. (syf. 121)

2-127. sayfada bir belgeden bahsediyor ve o belgeyi sultan Vahideddin’in şöminede yakışı romansı bir dille anlatılıyor. Olmayan! bu belge Mustafa Kemal ile ilgili ciddi bir iddia içeriyor. Ama belge nerede; yakmış Sultan. O zaman nereden biliyoruz?

3-128. sayfada; bir önceki yazımızda kendisi hakkında bilgiler verdiğimiz ve Kazım Karabekir Paşa’nın ‘şerefsiz adamlar’ dediği Rıza Tevfik’ten uydurma hikayeler verilmiş. 143. sayfada da Rıza Tevfik’ten ‘kehanet gibi’ diyerek yazılan şeyler var ama Rıza Tevfik olacakları bilmiş der gibi övülen yazı; zaten yıllar sonra yazılmış. 

4-Yine misal 139. sayfada Mustafa Kemal Paşa ile ilgili çok ciddi bir belge sunmuş. Kimin iddiası: Mevlanzade Rıfat…

Zaten yazılarımızdan tanıdığımız (Sultan Vahideddin -1-) ve Yunanlılarla işbirliği yapan bu insanın iddiasını uzun uzun yazdıktan sonra  aynen şöyle yazmış Murat Bardakçı: ‘Bu metin açık söylemek gerekirse bir fermanın gerektirdiği asli şekil şartlarına pek uymamaktadır…..Ben Osmanlı arşivlerinde bu fermanın izine rastlayamadım..’’.....Yetmemiş aynı sayfada şunu da yazmış ‘’ hükümdarın el yazısı bu değil.’’……

Peki o zaman kitaba niye konuluyor?! 

5-Yine 176. Sayfada T.M. Göztepe kaynak gösterilmiş ve enteresan bir iddia yazılmış: ‘’Kuva-yi İnzibatiye aslında Yunan birliklerinin gelmesini önlemek ve göz boyamak için kuruldu ama Ferid Paşa’nın beceriksizliği yüzünden Anadolu’ya karşı silahlı mücadele şeklini aldı.’’……Nasıl bir beceriksizlikse artık. 

…………………….

Şimdi biz 2 tane daha örnek vererek; konumuzu bağlayalım.

Şahbaba kitabının 251. sayfasında; Sultan Vahideddin’in yurt dışına çıkmadan önceki son gecesini Mersim Köşkü’nde; oğlu, Sertabib Reşad Paşa ve üçüncü musahip Hayrettin Ağa’yla beraber bir sürü evrakı şöminede yaktığı olayı hikaye ediyor. Ve paragrafı şöyle bitiriyor:

-‘’ Belki de Anadolu’yla seneler boyu gizliden gizliye yapılan yazışmalar, hepsi çöpe gitmişti.’’

Burada yeri gelmişken soruyoruz: Sultan niçin yurt dışına gitmek zorunda kalıyor? Anadolu milliyetçilerinin tepkisinden çekindiği için. O zaman kendini aklayacak evrakı neden yaksın? 

Ankara hükümeti zafer kazanmışken ve artık ‘sözüm ona’ ikili davranmasına bile gerek kalmamışken; niçin yok etsin kendi lehine olacak evrakları?

Zira; Sultan Vahideddin kendi anılarının hiçbir yerinde Anadolu ile gizlice yazışmak ya da haberleşmek gibi şeylerden bahsetmiyor. Tek bir satır bile yok bu konuda. Neden? Böyle bir şey olsa kendisi bahsetmez mi? Kendini aklamaz mı? Ama olmayan bir şeyi yazmıyor Sultan. Aksine Milli Mücadele kahramanlarından hala ‘kemaliler, isyancılar’ diye bahsediyor anılarında. Ve bazı yerlerde de; ‘hata ettik’ demekten çekinmiyor.

Bu kitapta geçen bir diğer konu da; başka yerlerde de sıklıkla dile getirilen; Mustafa Kemal Samsun’a hareket etmeden önce Sultan ile yaptığı görüşmeye dair iddialar.

Şahbaba 126. Sayfada; Samsun’a Gazi Mustafa Kemal ismi önerildiğinde, Sultan’ın yeğeni Sami Bey’e fikrini sorduğu ve Sami Bey’in de: ‘’Cumhuriyet taraftarıdır. Hanedanınızı düşünün.’’ dediği yazılıyor.

Buna karşılık Sultan: ‘’Nerede, hangi hanedan? Hepsi hanendegan oldu.’’ dediği yazılıyor.

Hatta birçok Gayri Resmi Tarih kaynağında geçen cümlesi aynen şu:

-‘’ Bu vatanın kurtuluşu ister krallıkla ister Cumhuriyetle olsun ama olsun. Neyle olacaksa olsun.’’

Şimdi bunu söylediği iddia edilen Sultan Vahideddin’in, vatan kurtulduktan sonra yazdığı kendi anılarına bakalım:

-‘’Kemalilerden, cemalilerden ayrıldım ise de, hiçbir vakit ecdad-ı azamımdan mevrus olan hukuk-ı saltanat ve hilafetten feragat eylemedim. Ve eylemeyeceğim.’’ (Belge (1). Syf 419-420)

‘Gerekirse tahtımdan feragat ederim. Zaten hanedan mı kaldı’ diyen birisi; vatan kurtulmuşken bile ‘tahtımı bırakmam’ der mi?


Genel Değerlendirme

Değerli arkadaşlar; en baştan söylediğimiz gibi amacımız; artık bu geçmiş kavgalarına son vermek için ortak bir yol bulmaktır. Bu yol da; hem mantığın hem de belgelerin bize gösterdiği yoldur. Hiç kimse ecdadını kötülemek istemez ama gerçekleri de yazmalıyız.

Hakkında bir tahlil yapmak gerekirse şu 3 maddeyi söyleyebiliriz.

  1. Sultan Milli Mücadeleyi desteklememiştir çünkü inanmamıştır. Ama elbette içinden vatanın iyiliğini istemiş ve dua etmiştir. Ama yanlış öngörü ile kurtuluşu kızının da söylediği gibi ‘İngilizlerle dostluk’ kurmak da aramış ve yanılmıştır. Hatasız kul var mı? Nasıl ki Enver Paşa Almanları gözünde çok büyütmüş ise; Sultan Vahideddin’de İngilizleri ve müttefikleri yenilmez görmüştür. Zaten yazılarımızda belgesi ile yazdığımız anıda; Rauf Bey’e pencereden İngiliz gemilerini göstererek ‘’İsterlerse yarın Ankara’yı bile alırlar’’ demesi bundandır. Saraydan hiç çıkmamış birisi olarak; milletinin durumunu idrak edememiştir.

  2. Kendi anılarında aynen söylediği gibi: ‘’Ben de insanım. Layuhtilik (hatasız olduğumu) iddia edemem. Başlıca 3 hatamı itiraf ederim. Birincisi: Rahmet olsun, biraderim Sultan Reşad’ı müteakip makam-ı saltanatı kabul etmekle hata ettim.’’ demiştir. Yani kendi ağzıyla en büyük hatasını ‘padişah olmak’ olarak gören bir 'padişahtan' söz ediyoruz. Yetersiz kalmıştır; bu kadar açık. Ve geldiği zaman da tam yenilgi zamanıdır. Yani şansızdır da aynı zamanda. İradesi ancak bu kadarına yetmiştir. 
  3. Sanremo’da Avni Paşa’ya yazdırdığı notlarda söylediği gibi: ‘’…Gerçi bilinen haller sebebiyle dinime, vatanıma, milletime arzu ettiğim gibi hizmet edemedim. Gerçi sizin fikrinizi kabul edip Anadolu’ya gidemedim. Siz memleketi, arkadaşlarınızı ve onların maksadlarını daha iyi biliyormuşsunuz. Zaman size hak verdi. Şimdi burada zelil ve sefil bir halde kalmaktansa Anadolu’da at sırtında olmalıydık. Zaten ecdadımızın taşıdıkları sarıklar kendi kefenleriydi. Haklıydınız, haklı. Fakat ne yapalım. Bu fikri, Anadolu’ya ordunun başına geçmem lüzumunu dünürüm Sadrazam Tevfik Paşa’ya açtığım zaman büyük bir muhalefete uğramıştım.’’ diye başlayan satırları; hem hata yaptığının itirafı hem de tek başına karar verememe aczinin malumudur.

...........


Biz özetle Sultan Vahideddin’i tanıdık sayılır. Ömrü sarayın içinde geçmiş, dışarıdan kopuk ve çevresi ne derse haliyle onlara inanmak zorunda kalan, zor bir dönemde kendi ifadesi ile mecburen tahta çıkmış, şanssız, bilgisi becerisi sınırlı, milletinden kopuk yaşadığı için milletinin ruhundan habersiz bir Sultan.

Hain mi, Kahraman mı?

Bizce ikisi de değil…..

Allah rahmet eylesin….Amin.



Not: Yazımız 16.06.2015 tarihinde güncellenmiştir.

 

 

 



Yorum Yaz - Arşiv   27032 kez okundu

Yorumlar

Cevap     17/06/2015 18:48

Öncelikle düzeltelim; Osmanlı İmparatorluğu diye bir şey kalmamış idi. Bildiğiniz üzere bırakın İmparatorluğu; İzmir, Antep, Urfa vesaire Türkiye toprakları içinde bile düşman işgali vardı ve İstanbul'da İngilizlerin elinde idi. Ayrıca Sultan küçük bir Türk sömürgeliğinin değil; yine tüm İslam aleminin Halifesi olmayı planlamış. İradesi ve vizyonu kısıtlı imiş. Bu yüzden de; bunu İngilizlerin yardımı olmadan başaramayacağını düşünmüş. Biz Din hususunda hassasız ve elbette bu bizim araştırmalarımızın sonucu. Yazdığımız tarihi şeylerde bir hata var ise; buyurun, elbette bekleriz. Lakin her Halife hatasızdır denilebilir mi? Öyle olsa idi; Sultan Selim neden Mısır'ı fethedip Halifelik makamını aldı? Haşa denilecek bir şey bulamadık; lütfen düzeltiniz. Bir hatamız olursa da Allah'a sığınırız ama belgeler ve mantığımızın söylediği bunlar.
Misafir - Anadolu Hareketi

Tenkid     17/06/2015 17:04

Yazının 3 bölümünü de noktasına varıncaya kadar okudum. Özetle şunu çıkardım. Üç kıtada hissesi bulunan bir imparatorluk mülkü, dünyada (Sultan'ımızın tabiriyle) 300 milyonluk bir tebaa ve Allah indindeki tek ve hak din olan İslam'ın en yüksek temsil makamı olan hilafet makamının başında, bir saf, bir korkak, bir cahil, bir pısırık bulunuyormuş. Ve bu zat tüm bu dünyevi ve uhrevi zenginlik dururken ingiliz himayesindeki küçük bir Türk sömürgeliğinin halifeliği için ingilizlere yalvarıyormuş. Haşa!
Misafir - Mehmet abidin SEÇİLMİŞ


 Kahve Falı Yasağı, Tekke ve Zaviyeler Kanunu İçin Bir Hazırlık mı?

 

 Adnan Menderes Mahkemesini yenileme talebi İskilipli İçin Hazırlık mı?

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar4.83314.8525
Euro5.66745.6901
Hava Durumu
Anlık
Yarın
25° 31° 24°